Bir kent masalı, bir kent düşü ... Ancak basiret gözüyle bakan gözlerde korku ve hayranlık; dillerde acı ve alışılmış bir tat bırakan bir kent gerçeği!
Yazar bu modern zaman masalında eski zaman seyyahı Marco Polo ile eski zaman imparatoru Kubilay Han’ı karşı karşıya getirip bizi de sohbetlerine ortak eder;biri konuşur öteki dinler biri sorar öteki cevaplar.Geçmişten geleceğe, kentten kente bir zaman yolculuğu başlar.Kentin kalbine, kentin kaderine doğru bir yolculuk.
Kentlere giden yolları adım adım dolaşan Polo, bir bir anlatır gördüklerini, duyduklarına Kubilay Han’a.
Gizli olur aşikâr,
Seyyah avcı,kent şikâr!
Aynı kente varan binlerce yoldan geçer seyyah ve aynı yoldan binlerce kente varır. Güneşin rotasını izlemez o, batıdan doğuyadır onun gidişi. Kentlerin gizemini keşfe yelken açar çoğu zaman. Bazen de günlerce yürür görünmez kentlere doğru. Her kent anılarla doludur, arzularla da elbette. Kent bir göstergedir, gerçekte ne olduğunu kimse bilmez, o sırrını ifşa etmedikçe. Kentlerden biri anılarda daha çok yaşamak ister. Bunun için aynı kalmalıdır ama kalamaz. Nihayet unutulur gider. Fakat bellek sürekli işler durur ve sürekli yeni göstergeler sunar kent var olmaya başlasın diye. Bu bitimsiz kent yolculuğunun amacını sorar Kubilay Han: “ Bütün yolculuklar geçmişi yeniden yaşamak için mi? Ya da geleceğini yeniden bulmak için mi? “
Şöyle cevap verir Marco Polo: “ Yolcu, sahip olduğu tenhayı tanır, sahip olmadığı ve olamayacağı kalabalığı keşfederek.”
Ve devam eder: “Bir kentte hayran kaldığım şey onun yedi ya da yetmiş yedi harikası değil, senin ona sordun bir soruya verdiği yanıttır.”
Aynada görülen kent ile düşte görülen kent aynı değildir. Düşteki yalnız gidişleri bilir, dönüşleri bilmez. İmparatorluğun bütün kentleri hem birbirine benzer hem de hiç benzemez; ona bakan gözlerin birbirine benzediği ve benzemediği gibi. Bir kente biçimini veren nedir diye sormaz Zemrude adlı kenti gören. Çünkü ona bakan kişinin keyifli ya da keyifsiz olmasıdır onu şekillendiren. İlk defa bir kentin adını söyledim değil mi? Evet, her kentin bir adı var. Belki de bütün kentlerin adı aynı. Neden kadın adları verilmiş kentlere diye hiç merak etmedim. Kentleri fetheden, kentleri keşfeden, kentleri avlayan neden erkekler diye merak etmediğim gibi. Seyyah Mecnun’sa kent elbette Leyla olmalıydı Seyyah Aziz’se,kent Azize! Adı ne olursa olsun: Ersilia, Bauci, Leandre, Melonia, Zora, Despina...Hepsi büyük bir ülkenin efsunlu kadınları.
Nereye gidersen git, başı sonu olmayan tek bir kent ile kaplı dünya, adı değişiyor o kadar.“ Kenti her gün gözleri önünde bulan ve sahip olduğu şeyleri görmeyi bir türlü bitiremeyenlere ne mutlu.“
Siz hiç ölürken gelinen ve herkesin tanıdığı kişileri yeniden bulduğu bir kent düşlediniz mi? Seyyah düşlemiş ölü olduğunu duyumsayarak ve Adelma demiş adına, ah ölüler kenti Adelma! Hem ölü, hem canlı, o kent nerede? Neden kentler bir görünür bir görünmez, hem görünür hem görünmez? Kim inkar eder-hatırlamasa da-geçmişte aynı olmadığını veya bugün var olduğunu veyahut gelecekte var olma umudunu?
Mazi, hâl, ferda
Anı, ayna,rüya
İşte böyledir kentler bir bütünün parçalanmış görüngüleri: tozlu anılar, kırık aynalar, bölük pörçük rüyalar.
Kentin bazı göstergeleri toprak altında kalsa da veya göklere saklansa, veyahut boşlukta sallansa, hatta fotoğraflarda donsa hep aynı gerçeği haykırır kent:Adım ne olursa olsun, Paris,İstanbul ,Timbuktu, Semerkant, Kudüs, Granada; hep vardım, varım, var olacağım. İki, üç değil çokça yüzüm olacak; güzelliği çirkinlikle ya da tam tersi, bir kenti başka bir kentle takas edeceğim. Gören gözlere, anlayan dimağlara açacağım kapılarımı. Mesela bir imparatora, bir fatihe, bir seyyaha, bir kaçakçıya belki de. Bir seyyah bir kaçakçıdır aynı zamanda. Zamandan ne kaçırdığını anlatmazsa nasıl bileceğiz büyük esenlikler, büyük hüzünler kaçakçısı olduğunu?
Her kent kendi masalını fısıldıyor. Ölüler kenti tıpkı canlılar kenti gibi yorgunluk, öfke ve hayal masalını söylüyor.Hüzünler kenti var bir de. Yine de bu kentte, bir ressamın, kafesini açarak salıverdiği kuş mutlu.
Yolculuğun sonunda Kubilay Han, seyyaha bunları batıya dönünce anlatıp anlatmayacağını sorar. Seyyah: “Ben konuşur, konuşurum ama dinleyen duymak istediğini duyar.“ der.Seyyahın ağzından dökülen sesler kuş olup binbir kulağa konar ve binbir hikaye olur. “Anlatıya yön veren şey ses değil, kulaktır.“
Geçmişten ve gelecekten azadeyiz ama görkemli ve dayanılmaz bir şimdinin tutsağıyız, der Kubilay Han yeryüzünün en uzak diyarlarını, gemi rotalarını gösteren haritaya bakarak.
Yüce Han’ın bir atlası var: Gösteriyor bütün ülkeleri yol yol, saray saray, diyar diyar.
Atlası karıştıran Kubilay seyyahın bilgisini sınamak ister. O, üç kıyısıyla uzun bir boğazın, incecik bir körfezin, kapalı bir denizin üzerine yayılmış kentte İstanbul’u tanır hemen.İki tepe üzerinde kurulduğunu Kudüs’ün hatırlar. Semerkant’ı Granada’yı Timbuktu’yu , Nefta’yı bilir.
Atlas ne Marco’nun ne de coğrafyacıların var mı yok mu, ya da nerede olduklarını bilmedikleri ama bir gün doğabilecek kentleri de gösterir.
Kubilay Han, kitabı birden kapar ve Marco’nun kentleri atlas üzerinde, bizzat gidip gördüğünden daha iyi tanımasına şaşırır ve hikmetini sorar.
Polo: Yolculuk yapa yapa farklılıkların kaybolduğunu fark ediyor insan: Her kent bütün öteki kentlere benziyor. Sonuçta biçim, düzen ve uzaklıkları değiş tokuş ediyor aralarında yerler, biçimsiz ince bir toz bulutu kaplıyor kıtaları. Oysa senin atlasın olduğu gibi koruyor bu farklılıkları.
Yüce Han’ın atlasında, henüz keşfedilmemiş ya da kurulmamış ama düşünceyle gidip görülen vaat edilmiş toprakların haritaları da var: Yeni Atlantis, Ütopya, Güneş Ülkesi, Armoni.
Kubilay Han sorar: “ Ülkeleri dolaşan, göstergeleri gören sen, söyle bana, iyi rüzgârlar bizi hangi geleceğe sürüklüyor?“ Seyyah, bu limanlar için ne rota çizebileceğini ne de yanaşacakları günün kesin tarihini verebileceğini söyler. Ama yine de bir bütünün parçalarını, işaretleri bir araya getirerek kusursuz kenti oluşturmak için onu aramaya devam edeceğini söyler. Oysa yüce Han’ın atlasında kabus ve beddualarla tehditler savuran kentler de var: Babil, Yahoo, Brave New World...
Bu kentlere bakarak yanaşacakları son limanın o cehennem kenti olduğunu ve kasırganın onları dibe çekeceğini söyler Kubilay Han.
Hayır der sırra ermiş seyyah:
Biz canlıların cehennemi gelecekte var olacak bir şey değil, eğer bir cehennem varsa, burada, çoktan aramızda; her gün içinde yaşadığımız, birlikte yan yana oluşturduğumuz cehennem…
Acı çekmemek için iki yol var:
Cehennemi kabullenmek ve onu görmeyerek onunla bütünleşmek. Ya da cehennemin ortasında cehennem olmayan kim ne var, onu aramak ve bulduğunda tanımayı bilmek, onu yaşatmak, ona fırsat vermek.
Kentin aynasına iyi bak: Aynada gördüğün acuzeyi mi dilbere, dilberi mi acuzeye çevireceksin karar ver!
ZeKa