·112 syf.····Okunma: 26 Ocak 2021 23:00 Dokuzuncu Hariciye Koğuşu'nu ilk kez çocukluk yıllarımda okumuştum. O dönem yaşımdan olsa gerek biraz karamsar bulmuştum. Kitabı, yıllar sonra bir yetişkin ve bir hasta olarak yeniden okudum ve aslında ne kadar içten bir kitap olduğunu fark ettim.
Kitapta on beş yaşında isimsiz bir kahramanımız var. Sekiz yaşından itibaren dizinde olan bir kemik hastalığından mustarip. Doktorları kendini çok yormamasını, temiz hava almasını, dinlenmesini ve iyi beslenmesini tembihliyor. Ancak genç kahramanımızın içinde fırtınalar kopuyor. Kendinden dört yaş büyük ahbabı Nüzhet'e aşık. Bu aşkı karşılık bulsa da Nüzhet bir doktorla evlenmenin eşiğinde. Üstelik Nüzhet'in annesi kahramanımızı 'mikroplu' diye nitelendiriyor ve evlerinde dahi misafir etmek istemiyor. Zamanla kahramanımız bacağını kaybetme noktasına geliyor ve onun için ızdıraplı bir tedavi süreci başlıyor.
Kitap çoğunlukla kahramanımızın ruh dünyası üzerinden ilerliyor. Öyle ki ruh dünyasında yaşadığı umutsuzluklar, hayal kırıklıkları fiziksel sağlığını da kötü etkiliyor. Aslında tüm hastalıklar böyle değil midir? En kötü hastalıklarda bile iyileşme kişinin iyi hissetmesine bağlıdır. Kahramanımız da zor bir tedavi süreci geçiriyor ancak bu süreçte kendi dışında olup bitenlere duyarsızlaşıyor. Kendine yeni keşfedişler borçlu olduğunu fark ediyor.
Dokuzuncu Hariciye Koğuşu bir içimlik kitap. Hepimizin öyle ya da böyle tanık olduğu hastane ortamını, hasta psikolojisini çok iyi yansıtmış. Kanıt olarak kabul edilmez ama insanın yıllar sonra bile hatırladığı en önemli hissiyat kokudur. Kitap sayfalarında hastane kokusunu duyumsayacaksınız.
Herkese iyi okumalar diliyorum.