·240 syf.··Beğendi
···Okunma: 30 Ocak 2021 16:09 Twitter’da bir süredir takip ettiğim “Sanatın Tarihi” isimli hesapla birlikte tablolara ve eserlere konu olan, dönem hikayelerine ilgim oluştu. Hesabın yeni paylaşımlarını merakla bekler oldum, çünkü tabloları o kadar anlaşılır yorumluyordu ki benim gibi konuya çok uzak birinin bile ilgisini çekebildi.
Ardından hesabın sahibinin Celil Sadık isimli Sanat Tarihçisi olduğunu ve çok beğeni alan kitaplarının bulunduğunu öğrendim. İşte Uygarlığın Ayak İzleri Krallar ve Tanrılar isimli kitapla tanışmamız böyle başladı.
Kitabın dili oldukça yalın ve akıcı.Bence yazar kitabını geniş kitleye hitaben hazırlamış. Okuyan herkes anlayabilsin, hikayeleştirebilsin ve keyif alabilsin istemiş. Bazen anlatılan inanışın veya olayın kendi içindeki karmaşasından dolayı bazı yerleri tekrar okumak gerekebiliyor :)
İlk Bölümde;
Zamanın Efendileri Antik Mısır Uygarlığı! diyerek MÖ 3100 yıllarına uzanan Antik Mısır’ın Tanrı inancını anlatmakla başlamış, Tanrıların ve evrenin nasıl oluştuğunu, inanışlarının yaşam şekillerine ve sanatlarına nasıl yön verdiğini örnekler üzerinden anlatarak tamamlamıştır.
Bu bölümde Antik Mısırlılar için en başta Güneş ve Nil Nehri’nin kutsallığından, geçimlerini tarımla sağladıklarından ve bu sebeple toprağın, suyun, rüzgarın kutsal sayıldığından bahsetmiştir. Bu kutsallıktan doğan tanrıların hikayelerini, evrenlerinin oluşumunu, hangi hayvanı neden kutsal saydıkları konularında okuyucuların meraklarını gidermiştir.
Efsaneye göre; büyük tanrıların en ulusu, eskisi ve tapılanı Ra’dır. Mısır’daki tanrıların çoğunun ondan türediği düşünülmektedir. Toprak Tanrısı Geb ve Gök Tanrısı Nut’un ise dört çocuğu vardır.
Dört kardeşten;
- Osiris (kural koyucu,koruyucu ve ölülerin yargıcı); İsis’le (geleceği gören,kutsal doğurganlığın sembolü),
- Seth (en büyük kardeş Osiris’in yokluğunda ülkede kral olarak hüküm süren ve bu güçten aldığı haz nedeniyle Osiris’i öldüren) ise Nepthys
ile evlidir.
Osiris ve İsis’in şahin başlı oğlu Horus ise “amcası ve dayısı :)” Seth’e karşı krallığı ele geçirmek için yaptığı savaşlarla bilinir. Av ve Savaş Tanrısı olan Horus’un gözleri gece gündüz açıktır. Bu sebepten vicdanın gözü olarak da tanımlanmıştır.
İnanışları gereği Mısırlılar ölmek için doğar ve hayatları boyunca ölüme hazırlanırlar. Çünkü öldükten sonra ruhlarının bedenlerine geri döneceğine inanırlar ve öteki dünyaya Tanrı “Ra” nın yanına gitmeleri için erdemli hayat sürmeleri gerekmektedir. İyi bir insan olamazlarsa karanlığa gömülebilir, bedenleri ise İsis’in öğrettiği gibi özenli mumyalanmazsa ruhları karanlıkta ebedi acılar çekebilir.
Tüm bu tanrılar, Mısırlıların öteki dünyaya dair korkuları sanatlarını ve mimarilerini etkileşmiştir. Tanrılara bağışlanan ve onların evleri kabul edilen tapınaklar, firavun/kralların gösterişli piramit mezarları, sfenksler ve freskler de bunların bir kanıtıdır.
İkinci Bölümde;
Tanrıları ve mitolojik hikayeleriyle yıllardır kulaklarımızın aşina olduğu, dillerden dillere dolanan Truva Savaşıyla, güzellik yarışı veren tanrıçalarıyla , güç gösterisi yapan tanrılarıyla Antik Yunan’ı kaleme almıştır.
Antik Yunan inanışına göre her şeyden önce “boşluk” vardır. Bu sonsuz boşluğun içinden ilk Toprak Ana Gaia oluşur sonra ölüler diyarı, yeraltı karanlığı, gökyüzü karanlığı ve en son tüm aydınlığıyla karmaşaya son veren Gün (Hemera) belirmiştir. Daha sonra teker teker tanrılardan olma tanrılar, tanrıçalar, periler, nympalar ve devler doğmuştur.
Antik Yunan mimarisi ve sanat eserlerinde; Zeus ve onun diğer peri, tanrıçalarla ilişkisi işlenen temel konular olmuştur. Sonuçta tanrıların ve insanoğlunun babası unvanı kolay elde edilmiyor :). Tarihe bakıldığında ise; insan evladı hem tanrılarından korkuyor hem de tanrıların karmaşık ilişkilerini gün ışığına çıkartan eserler yapıyor :)
Tüm bunları okurken bir masalın içinde hissettim. Kimi zaman antik çağda yaşayan insanların tanrılarına atfettikleri özellikler ile tek tanrılı dinler tarihindeki bazı benzeri hikayelere şaşırırken buldum kendimi. Siz de okurken sorgulayacak ve dile getirmeseniz de zihninizde yakaladığınız benzerliklere şaşıracaksınız.
Üçüncü Bölümde ise;
Ortaçağ mirası Ayasofya’nın yapılış nedeni, tasarımı, kullanılan malzemeler, duvarlarına ve kubbesine işlenen motiflerin hikayeleri ve günümüze kadar kimlerin himayesine girmesi ile bu özel eserde yapılan değişiklikleri anlatılmaktadır.
Uzun zamandır bu kadar keyif alarak okuduğum bir kitap olmamıştı. Antik Mısır ve Yunan tarihine dair bir çerçeve olsun zihnimde diyenlere kesinlikle öneririm. Kimi kitaplar hiç bitmez. Bu da onlardan biri..
Son olarak F. Nietzche’nin aforizması ile tamamlayayım “Sahip olunması zorunlu tek şey var: Ya yaradılıştan ince bir ruhtur bu ya da bilim ve sanatlar tarafından inceltilmiş bir ruh.”
İyi okumalar.