Dünün Dünyası’nı okurken heyecanla sayfanın boşluklarına küçük küçük notlar almıştım. Fakat o notlardan bütünsel bir inceleme çıkartmak zor...
Tek cümleyle; bu kitap özyaşamsal bir anlatı gibi görünse de Avrupa’nın karanlık dönemine ışık tutan önemli bir tarihsel belge niteliğinde. Zweig’in dilindeki akıcılık ve sadelik, Türkçeye Kasım Öğüt tarafından ustaca yansıtılmış.
(Burhan Arpad çevirisi de aynı güzellikte. Bu tür yazınsal yapıtların çevirisinde bir kelime bile ıskalanmayacak denli önemlidir.)
Stefan Zweig, Avrupalı olmayı bir ayrıcalık saymış, kendisini de, -damarlarında dolaşan kanı- kadar Avusturyalı/Viyanalı olarak görmüş dev bir yazar. Zweig, Avrupa’nın ortaklaşa yükselttiğine inandığı o “geniş kültür çatısı”nın altında toplanan ve gücünü birleştirmesi gereken bir Avrupa’nın düşünü kurmuştur hep.
Hararetle savunduğu bu görüşlerini okuduğunuzda, Zweig’in Yahudi kökenli değil de sanki Ortodoks/ Hıristiyan inancından gelen biri okuduğunu düşünürsünüz. Asimile olmuş birçok Avrupalı varsıl Yahudi gibi, kendisini Hıristiyan Avrupa kültürünün bir parçası sayar o da. Doğup büyüdüğü Viyana onun düş dünyasını şekillendirmiş, kültür dünyasını varsıllaştırmış bir kenttir çünkü.
Kendisini Avrupa’nın geniş kültürünün ürünü sayması da çok doğaldır; çünkü ait olduğu kent, Avrupa’da yüzyıllardır sanatın, kültürün ve müziğin merkezi olarak anılan kenttir…
Dünün Dünyası’nı ikinci kez, daha dikkatle okuduktan sonra emin olamadığım bazı pastel saptamalarım iyice koyulaştı.
Dile getireceğim şeyler haddini aşmışlık olarak da görülebilir. Görülsün. Hadsizliğin, çığırtkanlığın artık ayıplanmadığı hatta sıkça alkışlandığı şu koca dünyada bir kez de ben aşayım haddimi, ne olacak! :)
Okuduğumuz yazınsal yapıtlardan edindiğimiz tarihsel ve toplumsal bilgiler kadar, kimi zaman yazarın iç dünyasından sızan ve satır aralarında gizlenen görüşler de okurlarda çoğu kez çağrışım tomurcuklarını patlatır.
Bazı ülkeler, her ne kadar kültürel, sanatsal ve bilimsel yaratılarının gücüyle kendilerini başka ülkelerden daha güçlü ve daha üstün görseler de ülkeleri asıl yücelten, değerli kılan olgunun milletlerinin “insan olma erdemi”ni içselleştirmesi olduğunu günümüzde daha berrak bir şekilde görüyoruz.
Küçük gördüğünüz, ilkel bulduğunuz, yaşamlarına, geleneklerine bıyık altından gülüp geçtiğiniz, bazen kınadığınız, çoğunlukla da içinde yaşadığınız o “geniş kültüre” ulaşamaz gördüğünüz bazı milletlerin toprakları ve sevecen insanları bir bakmışsınız ki, “uygar” ve “geniş kültürlü” Avrupa insanının cehenneme çevirdiği can pazarından kaçan aydınların, yazarların sığındığı liman oluvermiş!
Yazdıklarında, az dikkatli okurların bile hemen duyumsayacağı dozda bir Türk ve Müslüman alerjisi vardır Stefan Zweig’ta...
kültürü, sanatı ve bilimsel buluşları ile dünyanın bütün ırmaklarını tersine akıtacak güçtedir Zweig için Avrupa kıtası! Bilgili, görgülü, aydınlanmış insan topluluklarının ellerinde yükseltilmiş uygarlıklar sanki sadece bu toprakların ürünüdür ona göre!
Fakat, İkinci Dünya Savaşı öncesi, o yere göğe koyamadığı “geniş kültürlü” Avrupa insanının barbarlığını, yıkıcılığını, uyguladığı akıl almaz işkencelerin bütün çeşitlerini - kaderin bir cilvesi diyelim- bolca tatmıştır Stefan Zweig.
“Dünün Dünyası” aslında biyografik eser olması yanında, hayal kırıklıklarından doğan acı nağmelerinin de usta bir kalem tarafından güçlü bir şekilde seslendirilişidir…
O yere göğe koyamadığı “geniş kültür”lü imparatorluk başkenti Viyana, parklarındaki, bulvarlarındaki banklara Yahudilerin oturmasını bile yasaklamıştır artık…
Çok hassas bir ruha sahip, varsıl ve kültürlü bir ortamda yetişmiş yaşlı annesinin, yakın geleceğin getireceği daha beter günleri gör(e)meden ölmesi bile Zweig’i neredeyse sevindirir(!).
Bir yazarı annesinin ölümünden memnuniyet duyacak denli zavallı duruma düşüren “Medeni” ve “geniş kültürlü” Batı, Yahudileri kendilerinden saymadıkları için, tüm Avrupa kıtasını onlar için -büyük bir toplama kampına- dönüştürmüştür.
Yazar, Viyana’dan sonra uzun yıllar yaşadığı bir diğer kültür kenti Salzburg‘taki evinden kitaplarını, öykülerinin/ romanlarının notlarını hatta özel eşyalarını bile alamadan alelacele terk eder ülkesini…
En son sığındığı ülke Brezilya‘dır. Bu fakir ülkenin yarı aç yarı tok yaşayan gecekondu insanları bile Zweig gibi garip kalmışlara bütün samimiyetiyle kucak açmıştır. “Geleceğin Ülkesi” adı verdiği başka bir kitabında, kendisi de hayranlıkla anlatır Brezilyayı ve yoksul ama gözü tok, yüreği geniş Brezilya insanlarını…
Fakat, yazarın yaşadığı hayal kırıklıkları o kadar derindir ki, bu ağırlığı ruhu artık taşıyamaz olur ve (ikinci) eşiyle birlikte bir gece zehir içerek ölüme uyurlar.
“Dünün Dünyası”, bugün -gençlerimizin kaçmak için sıraya girdiği, vize almak için önlerinde takla attığı- Medeni(!) Batı’nın yakın tarihi olarak da okunabilir.
Bugün de durum çok değişmemiştir aslında.
Almanya başta olmak üzere Avusturya, İsviçre, kuzey Avrupa hala ırkçılığın ve faşizmin en önemli merkezleridir. Bize benzerliklerinden ötürü daha yumuşak ve daha dost gördüğümüz İtalya ve İspanya gibi güney Avrupa ülkeleri de kendi meşreplerine göre ustaca uygularlar vazgeçemedikleri faşizmlerini…
Avrupa ülkelerinin çoğu, 60’lı 70’li yıllarda, insan gücü gereksindiği kalkınma dönemlerinde ülkelerine davet edip ağır işlerde köle gibi ucuza çalıştırdığı göçmen işçileri bile bugün, tıpkı eskiden yahudilere yaptıkları gibi türlü psikolojik işlencelerle ülkelerini terk etmeye zorlamaktadırlar.
Polis şiddeti, aşağılama, ayrımcılık, küçümseme, yok sayma… bu “geniş kültürün” artık olağan, doğal karakteri olmuştur…
Stefan Zweig, Türkiye’deki kadar okunan bir yazar da değildir artık övgüler düzdüğü o “örnek” ülkelerde. Zweig’in Alman dilinde ustaca yazdığı kitaplara, bugünün yüzeysel ve maddesel yaşamın tutsağı olmuş Avrupa insanının çoğu burun kıvırıp geçmektedir.
Batılıların duygu dünyaları kendi çıkarları ölçüsünde insanidir. Vicdan ve merhamet kelimesi Batı sözlüklerinde yoktur. Gerçek insanlık Batı’yı bin yıllar önce terk etmiştir…
Benim bütün okuduklarımdan çıkarttığım sonuç şudur: Vicdan, merhamet ve erdem, bütün zenginliklerin, bütün tiyatro oyunlarının, bütün sanatsal eserlerin, bütün buluşların kat kat üstündedir. Bir ülkede, bir kıtada, insancıllık, insan olma erdemi yükseltilmedikçe, bunun dışındaki -değerli sayılan- her şeyin bir “Hitler”lik ömrü vardır.
Evlerimizde yüksek değerde tablolar, kitaplıklarımızda binlerce kitaplar barındırabiliriz. Hatta cüzdanlarımız tıka basa dolu da olabilir. Fakat vicdanınız, erdeminiz, insan sevginiz, alçak gönüllülüğünüz yoksa, sahip olduğunuz diğer hiçbir şeyin bir gramlık değeri yoktur.
Çok üzülerek söyleyeyim; hepimizin kitaplarını adeta içine düşerek okuduğumuz bu büyük yazar, Stefan Zweig, sözünü ettiğimiz bu nesnel gerçekleri, zehir içip sonsuz uykusuna dalmadan önce derinlemesine anlamıştır. Hatta onu ölüme götüren çıkışsızlığın asıl neşesi belki de budur…
O barbar Avrupa’nın faşizminden, kıyımlarından, gaz odalarından kaçan Yahudi bilim insanlarına ve binlerce Yahudi aileye (tıpkı 15. Yüzyılda İspanyadan kaçan Yahudilere Osmanlı Devleti’nin açtığı gibi) kucak açan, Atatürk’ün kurarken “kimsesizlerin kimsesi” diye tanımladığı cumhuriyetimizle bol bol övünebiliriz.
Vicdan en büyük erdemdir...
Stefan Zweigların bütün kitaplarını yüreğiyle okumak da faşist Avrupa’nın pespaye kültüründe yetişen bencil nesle değil, yine erdemli, yüksek ruhlu Asya milletinin evlatlarına düşmüştür.
İyi okumalar.