·369 syf.····Okunma: 31 Ocak 2021 12:01 Dostoyevski'nin Sibirya sürgününde edindiği tecrübelerini ve izlenimlerini aktardığı Ölüler Evinden Anılar kitabında okuyucu kendini doğrudan doğruya sürgün ve mahpus hayatının içinde buluyor. Kitaba başlanıldığı anda Dostoyevski, sürgün yeri olarak görülen Sibirya'nın yapısından, orayı ve oradaki sivil yaşamı methederek adeta sürgün yaşamıyla barışık olduğunu kanıtlamaya çalışır bir şekilde bahsediyor. Sonraki sayfalarda karakterin anıları ile beraber okuyucu da mahpus hayatını keşfediyor.
Halkın suçlulara olan bakış açısını kendi de benimseyen Dostoyevski, tüm Rusya'da (eskiden Türkiye'de de görüldüğü gibi) cinayetin felaket, suçlunun ise zavallı olarak görüldüğünü vurguluyor. Hatta o denli kaderci bir yaklaşımla bu durumu ele alıyor ki mahpusların işledikleri suçları, yazgılarında öyle yazdığı için işlediklerini ve bütün bunların iradeleri dışında gerçekleştiğini belirtiyor, ülkemizde bu durum "kader mahkumu" olarak tanımlanıyor. Mahpushane içinde uzun yıllar boyu orada kalacak olan kader mahkumları, artık sivil hayattan tamamen kopuk oldukları için yaşamaktan da -her ne kadar tutunmaya çalışsalar da- uzak kalıyorlar. Bu yüzden hapishanenin içi yaşıyormuş gibi görünen, nefes alıp veren ölülerle dolu, koğuşlar odaları, hapishanede kaderlerinin mağdur ve mahkum ettiği bu insanların evi. Dostoyevski, suçluları kitap boyu, hangi suçu işlemiş olursa olsunlar belki de sırf ölü gibi yaşadıklarının farkında olmadan hayata hevesle tutunmak için çabalamalarından ötürü yaramaz, masum çocuklarmış gibi görüyor ve onları nizam içinde tutmanın tek yolunun onlara gerçekten iyi davranmak ve saygılarını kazanmak olduğunu söylüyor. Çeşitli işlerde çalıştırılan mahkumlara bu işlerin kayda değer gelmediğini, eğer onlara gerçek manada çalıştıklarının ve ilerleme kaydettiklerinin farkında oldukları bir iş yaptırılırsa bunu seve seve yerine getirebileceklerini vurguluyor.
Koğuşlar içindeki yazılı olmayan kurallardan da bahseden Dostoyevski, mahpusların bir bütün halinde kolektif bir ruha sahip olduklarını ve kurallarını da bu şekilde muhafaza ettiklerini okuyucuya fark ettiriyor. Ayrıca hapishanenin içi, Rusya'nın sosyal yapısının mikrokozmosu olarak karşımıza çıkıyor: Polonyalılar, Kafkas halklarından insanlar, Yahudiler, az sayıdaki Rus soyluları ve çoğunluğu basit halktan oluşan Rus insanı... Çoğunluk basit halkta olduğu için, soylulara karşı büyük bir kin var hapishanede. Bu kin çoğu zaman istemsiz bir şekilde, bilinçaltına yerleşmiş sivil yaşam hallerinden geliyor. Başkarakterimiz, bütün bu anıları anlatan isim Aleksandr Petroviç Goryançikov da soylu bir Rus mahkumu olduğu için bahsettiğimiz kinden bir hayli nasibini alıyor. Yine de oradaki mahpuslara olan bakış açısında hiçbir değişim olmuyor, aksine her geçen gün kolektif mahpus ruhu ile bütünleşerek günlerini geçiriyor.
Kitap bir roman olmanın dışında incelemenin başında da bahsettiğimiz gibi Sibirya günlerinin aktarıldığı bir anı kitabı özelliği de taşıyor. Satırlar arasında ara ara anıların karışması, konuların değişmesi anlatıcıyla beraber okuyucuyu da kafa karışıklığına sürüklüyor. Bunun sebebi ise Sibirya'da geçen günlerin yazarın yahut anlatıcının zihninde büyük bir yer edinmesi olabilir.
Son olarak 1862 yılında yayımlanan kitabın bir yerinde "raskolnik" diye bir tabirden bahsediliyor. Bu tabir, XVII. yüzyılda din kitaplarında yer alan değişimleri kabul etmeyen insanlar için kullanılıyormuş. Bu kitaptan tam dört yıl sonra Dostoyevski, Suç ve Ceza'yı yayımlıyor ve kitabın başkarakteri Rakolnikov'un kişiliğini bu tabir üzerinden sosyal ve bireysel olarak kurguluyor.