·184 syf.··Beğendi
···Okunma: 06 Şubat 2021 14:47 Dünyada saatte 800 kişinin hava kirliliğinden öldüğünü biliyor muydunuz? Bu dakikada 13 kişi demek.
Ya da Kanada'nın Çin'e "temiz hava" sattığını?
Ya da suyun artık özel mülkiyet haline geldiğini, 1970'lerden beri herkese ait olan suların belirli kişiler arasında paylaştırıldığını biliyor muydunuz?
Küresel ısınmadan, hava kirliliğinden, su kirliliğinden ve temiz su kaynaklarının giderek azalmasından hepimiz az buçuk haberdarız elbette ama bu şekilde sayılarla karşıma çıktığında ve işin, "havanın, suyun" ticarete döküldüğünü öğrendiğimde dehşete kapılmadım dersem yalan olur.
Poyraz Karayel dizisinin izleyenleri bilir, şöyle bir deyiş vardır: "Küresel Sermayenin Oyunları bunlar!" İşte bu kitabın konusu da bu.
Mustafa Kutlu'nun okuduğum ilk kitabı. Yine kendisinin de yazardan okuduğu ilk kitap bu olduğu için bana hediye ederek bu tanışmaya vesile olan canım arkadaşım Selin'e burdan çok teşekkür ediyorum.
Çocukluğumdan beri ailemde "apartmanda oturamama" durumu vardı. Hayatımızın belli dönemlerinde kısa süreli olsa da apartmanda yaşamak zorunda kaldıysak bu onlara eziyet gibi gelirdi ve ben bunu anlayamazdım. Annem ve babam kapıdan çıkar çıkmaz toprağa basamamaktan, pencereden baktığında beton yığını dışında hiçbir şey görememekten yakınırlar, bense evimiz cafelere, metro durağına, caddelere, "insanlara" yakın diye sevinirdim. Karşımıza dikilen yüksek yüksek binalardan hoşlanır, "ne güzel, modern(!) bir yerde yaşıyoruz" diye düşünürdüm.
Allah'tan ailem bu konuda inatçı bir duruş sergilemiş de benim "okulumdan ayrılmak istemiyorum, arkadaşlarım var, servisle mi gidip gelicem, banane" gibi triplerime aldırış etmeyip hayvan nüfusunun insan nüfusundan fazla olduğu yerlere taşınmaya devam etmişler. Zira arkadaş her yerde bulunur, okula servisle de ulaşılır, cafelere üç vesaitle de gidilir ama evinizin kapısından adım attığınızda toprağa basmanın veya pencerenizden baktığınızda çoğunlukla yeşil, zaman zaman beyaz dağları görmenin verdiği huzur her yerde tadılamaz.
Bu türden duyguları tecrübe etmemiş bir insan için şehir hayatı da şehirden uzak hayat da aynıdır. Geçen gün bir sosyal medya platformunda kitap okumanın çok abartıldığından bahseden ve "Artık Google'dan her türlü bilgiye ulaşırken bir de kitap mı okuyacağız?" diyen birine rast geldim. Arkadaş belli ki aradaki farkı anlayamıyor, "okumadığı" için. Toprakta bulunan huzur için de aynısı geçerli, arada fark yok sanılıyor, "Zaten akşam altıda geliyoruz eve, hafta sonu desen hemen geçiyor, anlamıyoruz" diyor şehrin insanı...
Şehre daha uzak yerlerde, köyde yaşamaya olan bakış açım büyüdükçe değişse de toprakla olan ilişkimde maalesef mesafe kat edemedim. Bakmaktan hoşlanıyorum elbette, birileri çiçek ektiyse, çimler biçildiyse oh ne ala. İşte bu da benim ruhumda kalan "şehir insanı"ndan kaynaklanmakta.
Çünkü "Toprağa dönmek" demek onun sadece zevkinden istifade etmek değil ona emek vermek de demektir.
"Toprağa döndüğümüzde bizi orada ne bekleyecek biliyor musunuz? Pembe panjurlu, beyaz badanalı, bahçesinde kuşlar öten, önünden şırıldayarak bir derecik geçen, masal-misal bir ev mi?
Hayır.
Uzanıp giden bozkır. Suya ve emeğe susamış toprak."
Annemle babamın ısrarla üzerine düştüğü bu toprakla iç içe olma, bir çiçeğe emek verme meselisini şimdi daha iyi anladığımı düşünüyorum. Çünkü ben bomboş bozkıra bakıp da yüzümü buruşturarak "Olmaz, fizıbıl değil", diyen; Küresel Sermayenin önüme sürdüğü konforla keyif(!) sürmeye devam eden ve bu konforun suyunun hangi değirmenden geldiğini sorgulamadan yaşayan biri olmak istemiyorum.
Çünkü "Ele geçirdiğimiz konforun içinde kölelerin kanı var."
"Dua yerine psikoterapiyi, okuma yerine televizyonu, hafıza yerine bilgisayarı" koyan insanlardan da olmak istemiyorum.
"Tamam bunlar iyi hoş da toprağa dönüş ne alaka?" diye düşünen okurlara da Yazarın verdiği cevabı vermek istiyorum:
"Günümüz haz ve hız tutkunu insanı 'özgürlük, hemen şimdi' dediği için benden formül-reçete-hap isteyerek 'Nedir bu toprak işi, ne ayak' diye soracaktır.
Okurlardan bana bu zulmü yapmamalarını rica edeceğim. Lütfen. Kapitalizme kafa tutmak çetin bir mesele, öncelikle uzun, yıpratıcı bir çaba ister.
Benim 'Toprak Meselesi' otuz yıl, elli yıl sonrasına bir pencere açmaya dayanıyor. Bugünden yarına olacak bir iş değil."
Kapitalizme kafa tutmak isteyen ve bu yorucu, uzun, yıpratıcı sürece dahil olmak isteyen herkesi önce bu kitabı okumaya, sonra da şehrin sesini bastırıp kalbinin sesini dinleyerek "Toprağa dönmeye" davet ediyorum.
Selametle.