Fransız İhtilali en çok ilgimi çeken tarihi olaylardan biridir. Daha önce İhtilal’e siyasetteki birinin gözünden Zweig’ın Fouche biyografisi ile; sarayın içinden birinin, Marie Antoinette’nin gözünden yine Zweig’ın yazdığı biyografisi ile bakma fırsatım olmuştu. Devrim’e bir de halk nazarından bakmak için İki Şehrin Hikayesi’ne bakmak gerekli. Eserde anlatılan hikayeden daha önemli olan arka plandaki halkın düşüncesini öğrenmekti benim için. Yıllarca ezilmişliğin, fakirliğin, aşağılanmanın sonucunda güç el değiştirdiğinde zalimliğin de el değiştirdiğini görmek insanın psikolojik özelliklerinin değişmezliğini akla getiriyor.
Bireysel olarak insanı ele alırsak insanın da hayatında devrimler olur. Duyguları en büyük güçtür. O duygulardan bir tanesi güçlendiğinde hayatının devrimi gelmiş demektir. Ve bu gerçekleştiğinde ilkel yanları kendini göstermeye başlar. Sözgelimi büyük bir sevgi ya da büyük bir acı yaşamaya başladığında hiçbir şeyi tarafsız olarak değerlendiremez mesela. Bu durumdan çıktığında anlar “Yapmam!” dediği şeyleri nasıl da kolaylıkla yapıvermiştir. Şaşar kendine. Kendini bile tanıyamamış olduğundan boşluğa düşer. Bambaşka biri olmuştur artık.
Bireysel olarak yaşadığımız veya yaşayacağımız bu büyük değişimleri fark etmemi sağladı, Fransız Devrimi ile alakalı okumalarım. İster kalabalık bir toplum ister tek başına bir birey olsun kendi devrimlerinde büyük değişimler onları bekler. Ve bize düşen görev o değişimi kendimize iyi gelecek şekilde becerebilmemizdir.
Kendi devrimimize hazırlıklı olmak ümidiyle...