·72 syf.··Beğendi
···Okunma: 30 Kasım 2020 23:11 Genç bir delikanlı olan Bertold Berger’in çocukluğundan beri en büyük hayali Viyana’ya gitmek, şehir hayatının içinde kendine kalıcı bir yer bulmak, arkadaşlar edinmek olmuş. Bu hayal için çabalamış ve Viyana’ya tıp okumaya gelmiş. Viyana’ya geldiği ilk günle başlıyor hikaye. Şehrin karmaşası karşısında bocalayıp kalan delikanlı, o ilk gecede karamsarlığa kapılıyor. Uyuyamıyor, yemek yiyemiyor, konuşacak kimsesi olmadığı için derdini anlatamıyor. İnsana en ağır gelen şey ‘yalnızlık’tır bence. Hayattaki tek arkadaşı kız kardeşi, ondan uzak kalmak derin bir yalnızlık çukuruna düşürüyor Bertold’u.
Toplumun bir erkeğe yüklediği niteliklerin çoğundan yoksun Bertold. Sert, kaba, konuşkan, buyurgan, kavgacı, pis; bu özelliklerin hiçbirine sahip değil. Hep var olan fiziksel güç yoksunluğu, onda daha naif -tabiri caizse kadınsı-, çekingen, korkak bir karakter oluşturmuş. Farklı olanın dışlandığını hepimiz biliyoruz; dışlanmak ise bir insana yapılabilecek en kötü psikolojik baskılardan biri. Bu baskı sonucu olan intihara meyil, hikaye boyunca baş ucumuzda duruyor.
Kaldığı binada yan odada yaşayan ve tek arkadaşı olan Schramek ise yukarıda bahsettiğim genel karar bir erkek tipi. Onunla olan arkadaşlığı Bertold’un biraz açılmasını sağlar sanıyoruz hikayenin başlarında ancak ‘insanın fıtratı’ ve ‘çocukluktan gelen psikolojik hasarlar’ kavramlarını gözden kaçırıyoruz. Şehir hayatına daha fazla dayanamayıp evine dönmeye karar veren Bertold’u durduran olay, yoksul ev sahibesinin kızının Kızıl’a yakalanması oluyor. Savaşacak, kendini kendine kanıtlayacak bir olay buluyor. Daha fazla yorum yaparsam hikayeyi okumanıza gerek kalmayacak, o yüzden burada duruyor ve Zweig’in şimdiye kadar okuduğum güzel hikayelerinden Kızıl’ı sizlerin de okumanızı öneriyorum.