·351 syf.····Okunma: 14 Şubat 2021 13:09 Okuduğum en huzursuz kitaplardan biri oldu Görmek. Politik hiciv ama ne hiciv, taşlar kayalar tepelerden aşağıya son hız yuvarlanmış, alegori içinde alegori.
Başlayalım:
Görmek için yapılan yorumlarda / incelemelerde ilk olarak öne sürülen argüman Körlük’e göre daha sıkıcı olduğu. Katılmıyorum. Bazı okurların bu şekilde düşünmesinin sebebi, büyük ihtimalle kitabın ilk yarısındaki politik dil. Tamam itiraf ediyorum, başlangıçta ben de, bunun sonu nereye varacak, diye düşünmedim değil, ama sadece ilk birkaç bölüm; yönetenlerin siyasi diyaloglarının içindeki hazineyi keşfedene kadar. Mükemmel bir sistem eleştirisi var bu satırların arkasında. Diktatörlük ya da faşizm denen şeyin demokrasi ile arasındaki mesafenin inanılanın aksine çok kısa olduğunu görmek için, ikinci seçim sonunda başbakanın yaptığı konuşmaya göz atmak yeterli; hükümetin başkenti terk etme kararını açıkladığı, aba altından kocaman bir değnek gösterdiği o konuşmaya: Demokrasi örtüsü arkasına gizlenmiş diktatörlük.
Yönetenlerin, güce erişmek ya da gücü ellerinde tutmak için birbirleriyle ettikleri mücadele de kayda değer; özellikle adalet bakanının istifasından sonra yeni bir bakan atamak yerine içişleri bakanının, ben o görevi de üstlenirim, demesi ve aynı bakanın şu sözleri: […] herkesten daha iyi bilirsiniz ki, hiçbir içişleri bakanı hiçbir dönemde ve dünyanın hiçbir ülkesinde kendi bakanlığının sefaletinden, utançlarından, ihanetlerinden ve sonuçlarından konuşmak için ağzını açmaz, (syf.144)
“Democracy in crisis”
Ve o epik sahne: Devlet erkânı başkenti terk ederken, evlerin yanan ışıkları. Hem, hadi size güle güle, aydınlatalım da yanlış yola sapmayın, der gibi hem de başkent sakinlerinin aydınlanmasının simgesi.
İlk olağanüstü hal’i, seçilerek göreve geren devlet yetkililerinin elinde hayal kırıklığına uğramış başkent halkı ilan ediyor aslında boş oy kullanarak. Otoriteyi sağlamak adına aldığı önlemleri adım adım sertleştiren devlet ise bu topyekün hareketin kendilerine karşı kurulmuş bir komplo olduğuna inanarak, çete liderini aramaya başlıyor. Ama olağanüstü hal ilanından başlayarak, başkentten çekilme ile devam eden ve kan dökülmesine varan süreçte ise sahnedeki tek komplocunun ya da çetenin aslında yönetenlerin ta kendisi olduğunu görüyoruz. Aslında olayların başlangıcından beri devletin, yönetenlerin ya da egemen sınıfın “körlüğüne” tanık oluyoruz.
Diğer taraftan başkent sakinleri için otorite ya da yönetici sınıfı denilen şey gündelik hayatlarına yapılmış bir yamadan ibaret; körü körüne uyulması gereken bir güç olarak görmüyorlar onu. Hikâyenin en başından beri ve yeri geldiğinde devletin kullandığı şiddet eylemleri karşısında sakinliklerini ve birlikte hareket etme düsturunu bozmuyorlar ki burada umudu görüyoruz; insanlığa, insanlığın ortak vicdanına duyulan güven:
“Kontrol edemediği her durumdan tedirgin yöneticilerin demokrasi görünümlü faşizm uygulamasını hem deşifre edip hem de içini boşaltan sağduyu sahibi insanlar, başka bir dünyanın mümkün olduğunun habercileri. (Eğer bir gün bir ülkede…, A. Ömer Türkeş)”
Belediye başkanı ve komiser gibi demokratik sistemin neye evrildiğini görebilen daha alt kademedeki devlet görevlileri ise politik gücün dişleri arasında çiğnenip gidiyor.
Son olarak, Körlük’te doktorun karısı sayesinde hayatta kalan ilk körün nankörlüğüne karşılık, aynı kadının yolu bulmasını sağlayan gözyaşı yalayan köpeğin adının Vefakar olması; sanırım, hikayede isim almaya layık olan tek canlı gözyaşı yalayan köpek.