Karga gündüzleri uçar hep,
Baykuşlarsa geceleri.
Kuğu hem gece hem gündüz uçar.’’
Aşk… İnsanlığın varoluşundan beri yazıp çizilen üç harf size ne ifade ediyor? Güzellerin yaşayacağı ya da güzele daha bir yakışan şey mi? Peki çirkinlerin ve çirkinliklerin aşktaki yeri ne? Aşk her yüreğe tutunur mu?
Sizlere Victor Hugo’nun muhteşem eseri olan Notre Dame’ın Kamburu’ndan bahsetmek isterdim fakat haddimi aşarak sadece bu muhteşem romandaki aşktan bahsetmeye karar verdim. Tüm her şeyi kenara fırlatıp yalnızca aşkı yazmak istedim. Güzeli, çirkini, iyisi ve kötüsü ile aşkı yazmak… Eser üzerine film yapıldı, müzikaller düzenlendi peki ya neydi bu aşk hikayesini bu kadar zirvede tutan? Kitap bizlere farklı karakter ve ruhların aşkı yaşayış biçiminden bahsediyor esasen. Evet aşkı yaşamaya çalışanlar (aslında hepsi de yaşıyor bana göre) ama nasıl? İşte bu yüzden de bu karakterlere değineceğim tüm yazı boyunca. İşte sizlere aşkın yeşeriş biçimleri. Gelin beraber bu karanlık dönem olan 1482 yılına Paris sokaklarına gidelim.
Esmeralda: Güzelliği ile çıldırtan romanın naif ruhlu, iyimser, dansı ile herkesi büyüleyen çingene güzeli. Aşka sadık, -öyle bir sadıklık ki bu öldüğü dakikaya kadar adını ağzından düşürmemiş- saf bir ruh. Hayatı boyunca bahtsızlıkları başında toplamış ama en çok onun başına bela açan acı çekmesine hatta ölmesine sebep olan farkında bile olmadığı güzelliği olmuştu. Esmeralda öyle büyüleyici bir güzelliğe sahip ki masumluğunun aksine bütün çirkinlikleri ve çirkinleri çevresine toplayacak roman boyunca. Onun bu güzelliğini yazar şu şekilde anlatıyor bizlere;
”…uzun boylu değildi; fakat cesurca salınan narin bedeni sayesinde öyle görünüyordu. Esmerdi ama gündüzleri teninin Endülüsli ve Romalı kadınlarda görülen o güzelim altın sarısı parlaklığını sergileyeceği tahmin edilebiliyordu. Küçücük ayakları da Endülüslülere hastı, çünkü sıkı sıkı saran zarif papucunun içinde gayet rahattılar. Ayaklarının altına öylesine atılıvermiş eski bir İran halısının üstünde dans ediyor, kıvrılıp bükülüyor, fırıldak gibi dönüyordu; dönerken ışıyan yüzü ne zaman önünüzden geçse iri kara gözlerinde size doğru bir şimşek çakıyordu.’’
Claude Frollo: Bilgili asil ve saygı gören bir din adamı. Kendini bilime, dine adarken kadınları düşman bilmiş, ne sevmeyi ne de sevilmeyi bilen bir karakter. İçindeki tutkunun gittikçe ruhunu ele geçirmesiyle sayfalar geçtikçe daha da hırçınlaşıp, çirkinleşen adeta tehlikeli bir hal alan bu adam sevmeyi ve sevilmeyi bilmiyorsa aşkı nasıl yaşar diyorsunuz belki de, tutkunun adı aşk mıdır diyorsunuz biliyorum. Nasıl bir aşık sevdiğini elde edemeyince ona saldırır, zorla elde etmek ister, içindeki kin ve nefretle asılarak ölmesine sebep olur? Hayır Frolla aşık değil deyip kolayca kestirip atanlara Frollo’nun hislerini çok iyi yansıtan cümleler sunuyor yazar bizlere. Ve o sözleri okuduğunuzda artıyor esasen soru işaretleri…
”… Alimim ama ilmi ayaklar altına alıyorum; asilzadeyim ama adımı lekeliyorum; rahibim ama dua kitabımı şehvet yastığı yapıyor, Tanrımın yüzüne tükürüyorum. Bütün bunları senin için yapıyorum büyücü! Senin cehennemine layık olmak için!’’
Başlarda yalnızca hislerini reddedip, güzel kızdan nefret duyan bu adam gittikçe bastırdığı duygunun esiri oluyor. Zaten insan en çok bastırdığı duygunun esiri olmaz mıydı? Frolla aşkı ve kadınları şeytani olarak gördüğü için bunu tamamen günahkarlık olarak kabul ediyor. Tüm bunlara rağmen vazgeçemeyince ”Seni ne kadar seviyorum bir bilsen! Sevgi değil bu ateş sanki… Senin gideceğin cehennem benim cennetim olacak. İçinde acıma denen şeyden şu kadarcık varsa beni reddetme!’’ gibi acınası sözleri okuyoruz bu sert, yıkılmaz gibi duran soğuk adamdan.
Phoebus: Esmralda’nın da gönlünü çalan yakışıklı, soylu ama bir o kadar da duygudan yoksun boş bir karaktere sahip, kadınların neredeyse hepsinin ilgisini çeken çapkın subay. Zoru, emek vermeyi, aslında duygularını derinden yaşamayı bilmeyen, günübirlik hazların ve duyguların insanı. Yalan vaatler vererek saf bir ruhu kandıran –böyle insanlar aslında yaşamları boyunca kendini kandıran insanlardır – ve öldüğü ana kadar Esmeralda’nın ismini sayıkladığı kişi. Böyle bir kişilik sevilir mi gibi cümleler duyuyorum fakat aşkın inatçılığı da körlüğü oranındadır.
Quasimodo: Ve geldik romana ismini de veren karaktere. Aslında işlenen ana karaktere. Quasimodo vahşi, yabani, sevilmeyip sürekli aşağılanmış, insanların arasında dolaşamayacak kadar çirkin. Bu karakter, çirkinliği ile ün yaptığı için çirkin deyip geçmek istemiyorum. Yazarın anlatımına bakarsak”Kızıl saçların fışkırdığı kocaman bir kafa; iki omuz arasında, etkisini ön tarafta da hissettiren koca bir kambur; ancak dizlerin birbirine temas edebileceği kadar yamuk duran ve önden bakınca sapları birbirine bitiştirilmiş iki orağa benzeyen bir uyluk ve bacak sistemi; geniş ayaklar ve devasa eller ;bütün bu biçim bozukluklarıyla birlikte ,bir tür korkutucu gürbüzlük ,atiklik ve cesaret görüntüsü…Sanki kırıldıktan sonra parçaları yeniden doğru dürüst yapıştırılamamış bir dev ” gibi Quasimodo. Notre Dame kilisesinin zangocu, Frollo’nun evlatlığı, Esmeralda’nın kurtarıcısı ve aşkın en güzel halinin yansımasıdır. Bebekken çingeneler tarafından terkedilmiş ve Frollo’nun yanında hayatı öğrenen ona içtenlikle bağlı, kilisenin devasa çanlarından dolayı duyma yetisini de kaybetmiş talihsiz karakter. Frollo’dan sonra tek sevdiği ise çanlar. Özellikle o en büyük olan. İsmini ”Marie’’ koyduğu çan. Oysa duyma yetisini alan da Marie ama hepimiz zaten bizi en çok üzeni sevmez miyiz? Gerçekten de kötü huyluydu Quasimodo, çünkü vahşiydi; vahşiydi çünkü çirkindi. Onu bu hale getiren ise görüntüsünden çok insanlardı. Alay konusu edilip, iğrenilen, korkulan, küfredilen onu bir lanetli gibi gören insanlar güruhu. Merhametli Esmeralda dahi yüzüne bakmaya katlanamıyordu. Frollo boşuna Quasimodo ismini vermemişti ona… (Quasimodo; eksik, tamamlanmayan anlamındadır) Izdırap verici olan belki de tüm bu eksikliğe rağmen duygularının, ruhunun, aklının tam anlamıyla çalışmasıydı. Yazarın da dediği gibi ”Tek gözlü bir adam bir körden daha bahtsızdır .Çünkü kendisinde eksik olanın ne olduğunu bilir.’’ Bu kadar acemice tasarlanmış bir varlık aşkı öyle uysal ve güzel yaşıyordu ki… Yaklaşmıyor ”Baykuş tarla kuşunun yuvasına giremez’’ diyordu Esmeralda’yı kurtarıp kendi yaşadığı yere getirdiğinde dahi. Romanın bir yerinde geçen bu paragraf yürek burkmayı da geçtim boğazımızı düğümlüyor.’’ Korkmayın. Ben dostunuzum. Sizi uyurken seyretmeye gelmiştim. Sizi uyurken seyretmenin, size bir zararı yoktur, değil mi? Gözleriniz kapalıyken benim orada olmam sizi niye rahatsız etsin ki? Şimdi gidiyorum. Bakın, duvarın arkasına geçtim. Gözlerinizi tekrar açabilirsiniz.’’
Roman boyunca karşılıksız, hiç umudu olmadan, sadece sevdiğini mutlu etmek adına canını, ruhunu, değer verdiği her şeyi feda etmiş yine de Esmaralda’yı kötü kaderinden kurtaramamış, Esmeralda’nın asılmasına sebebiyet verdiği için Frollo’yu itip ölmesine sebep olmuş, böylece sevdiği iki insanı da aynı anda kaybetmiş karakterin adıydı Quasimodo. Aşkın yanına da eserin ismine de en çok yakışandı. Yıllar sonra Esmeralda’nın cansız cesedine sımsıkı sarılı, belkemiği yamuk, bir bacağı öbüründen kısa bir ceset bulundu. Ensesinde ise omur kırığı yoktu…
”Eski Mısır onu bu tapınağın tanrısı kabul ederdi; Ortaçağ ifriti olduğuna inanıyordu; ama o aslında Notre Dame’ın ruhuydu. Notre Dame bugün ıssız, cansız, ölüdür. Orada kaybolmuş bir şey olduğu hissedilir. Bu devasa gövde boştur; bir iskelettir; ruh onu terketmiştir, bıraktığı yer görülür, işte hepsi bu. Göz çukarları hala mevcut ,fakat görme duyusundan yoksun bir kafa gibi…’’
Öyleyse sizce aşk her yüreğe tutunur mu?
”Yüzüme değil güzel kız,
Gönlüme bak.
Yakışıklı delikanlının yüreği
Çoğu zaman çirkindir.
Kimi yüreklerde aşk tutunacak yer bulamaz.
Çam,
Kavak kadar güzel değildir genç kız.
Çünkü kış olunca dökmez yaprağını.
Anlamsız bütün bunlar, değil mi ama?
Çirkine hayat hakkı yok;
Güzellik güzellikten yanadır,
Nisan arkasını döner ocak ayına.
Kusursuzdur güzellik,
Her şey gelir güzelliğin elinden.
Bütünlüğü olan tek şey güzelliktir.
Karga gündüzleri uçar hep,
Baykuşlarsa geceleri.
Kuğu hem gece hem gündüz uçar.’’
H.Kübra DOĞAN