sokrates, idama hüküm giydikten sonra, infâz gününü bir zindanda bekler. infâz tarihi, bir süre ertelenmiştir; bu süreden iki gün önce, dostu kriton kendisini ziyâret eder. havadan sudan konuşurlar bir müddet. daha sonra, kriton, sokrates’i idama mahkûm eden hâkimlerin sokrates’e haksızlık ettiklerini ve bu yüzden de kendisini kaçırmaya geldiğini söyler. sokrates ise, kriton’un bu niyetini sorgulamak ister. diyaloğun konusu, bunlardan müteşekkildir.
kriton’un tezleri iki boyutludur. bunlardan ilki, öznel sebeplere; ikincisi ise nesnel sebeplere dayanır. ilki, aslında bir önceki yazımızda belirttiğimiz atina ahlâkını ve düzenini çok iyi yansıtır. zirâ kriton, epey zengindir ve çok yakın dostu olan sokrates’i idamdan kurtaramadığı için toplumun çoğunluğunun kendisini ayıplayacağını dile getirir. ‘zenginlik’ ile ‘birisini idamdan kurtarmak’ arasında, toplumun kurduğu rabıtaya dikkat ediniz. atina’da yaşayan insânların büyük bir kısmı, haksız bir şekilde idama mahkûm olan kişiler için adaleti sağlama görevini, o kişilere yüklüyorlar ve bu görevi yerine getiremeyen insânları ayıplıyorlar. hâlbuki ayıplanması gereken kişilerin hâkimler olduğunu düşünmüyorlar bile. her neyse, kriton rüşvet verilmesi gereken kişilere rüşveti ayarlamış; geriye sadece sokrates’in ikna olması kalmıştır.
kriton’un tezlerinden ikincisi ise, kararın haksız bir şekilde verilmiş olmasıdır. kriton’a göre, insân, boyle durumlarda meşrû savunma hakkını kullanmalıdır. dolayısıyla, cânını kurtarma şansına sâhipse bunu hiç düşünmeden değerlendirmelidir. aksi takdirde hep kendisine hem de çevresindeki diğer insânlara karşı hata yapmış olur.
sokrates’in bu tezlere karşı ürettiği anti-tezleri ise şöyle sıralayabiliriz:
1- çoğunluğun düşünceleri hakkında:
bir kere, ‘çoğunluk her zamân doğruları savunacaktır’ diye bir kaide yoktur. bilâkis, çoğunluk her zamân yanlış şeyleri savunur. bu durumda, akla uygun şeyler savunan bir kişi bile olsa, o kişinin görüşleri tüm diğer insânların görüşlerinden daha değerlidir. örneğin, hasta olan bir kişi, çoğunluğun dediklerinden ziyâde hekiminin dediklerine kulak asmalıdır; aksi yöndeki bir davranış, cânına bile mâlolabilir. bu sebepten ötürü, çoğunluğun doğruluk-yanlışlık konusundaki sözleri ilk önce sorgulanmalı, eğer bu sözler doğruysa yerine getirilmeli, yanlışsa da çoğunluğun sözlerinden kaçınılmalıdır. kaçınıldığı zamân ise çoğunluğun tepkilerine kulak asmamak gerekir.
bu görüşler konusunda oldukça önemli bir şey söylemem gerekir, zirâ demokrasi kuramında birçok filozof ‘genel irâdenin yanılmazlığı’nı savunarak seçimlere meşrûiyet kazandırmaktadır. bu filozoflardan en ateşlisi olan jean-jacques rousseau, toplum sözleşmesi kitabında, çoğunluğun, azınlıkta kalan insânlara nispeten dâima haklı olduğunu iddia eder. aksi yöndeki bir görüşün, demokrasi kuramında apaçık bir şekilde çelişkiye sebep olabileceği gözden kaçırılmamalıdır. çünkü, çoğunluğun da haksız olabileceğini savunmak, demokratik seçimlerin meşrûiyetini sorgulamayı gerektirir. iktidarın meşrûiyetini halka dayandıran ve iktidarı da bir kişiye/zümreye veren halkın çoğunluğunun haksız olduğunu dile getirmek, muktedirin haksız olduğunu söylemek ile eşdeğerdir. muktedir haksızsa da iktidardan kaynaklanan yetkilerine karşı meşrû savunma olarak, ‘direnme hakkı’ devreye girer. bu direnme hakkını kullanıp kullanmamak da halka kalmış bir şeydir, kullanmazsa ne âlâ ama kullanırsa, düzen diye bir şey kalmaz. bu sebepten ötürü, demokrasiyi savunan çoğu filozof tarafından, genel irâdenin yanılmaz olduğu savunulur. peki, bu tezi savunan insânlar, nsaip’i iktidara taşıyan alman halkının çoğunluğunun irâdesini de yanılmaz olarak görüyorlar mıydı? bu soruya verecekleri cevâp evet ise, bu durumda hitler’in politikaları meşrûydu ve bu yüzden, bu politikalar için hitler’i değil, alman halkını ayıplamak gerekirdi ki bu saçmalıktan başka bir şey olmaz. bu durumda, alman halkının çoğunluğunu oluşturan kişilerin, nsaip’i iktidara taşıması konusunda yanıldıklarını söyleyebilmek gerekir.
sokrates, çoğunluğun dâima doğru söylemeyeceğini dile getirdiği için, genel irâdenin yanılmaz olduğunu reddedecektir. zâten kendisi, en iyi yönetim biçiminin monarşi olduğunu söyler. yönetim biçimleri üzerine sonra konuşuruz, şimdilik kriton’dan devâm edelim.
2- yasaların kaynağı ve onları uygulayanların verdikleri kararlara uyma hakkında:
diyaloğun ana konusunu bunlar oluşturur. yasaların kaynağı nelerdir? her durumda hâkimlerin kararlarına uymak mı gerekir? uyarsak ne olur, uymazsak ne olur? işte bu soruların cevâpları bu kısımda yer alır.
a- yasaların kaynağı: sokrates, bu konuda açıkça bir şey söylemez; ama söylediklerinden çıkarım yapabiliriz. bir kere, sokrates, yasa koyucu ile kendisi arasında yapılmış bir sözleşmeden bahseder. bu görüşü, devletin kaynağını araştıran filozofların ortaya attıkları ‘devlet, insânlar arasında yapılmış bir sözleşmeden ortaya çıkmıştır’ şeklinde klasik görüşten ayırt etmek gerekir. zirâ sokrates, hiçbir yerde devletin ortaya çıkışını toplum sözleşmesine dayandırmaz. ama şöyle bir yorum doğru olarak kabûl edilebilir: sokrates’in bu görüşü, toplum sözleşmesinin ilk nüvelerindendir. zirâ sokrates, yasalara uymak gerektiğini yasa koyucu ile vatandaş arasındaki sözleşmeye dayandırır; yasaların kaynağını herhangi bir sözleşmeye dayandırmaz.
peki sokrates’e göre yasaların kaynağı nedir? yine bir çıkarım yapmamız gerekir bu konuda. zirâ, sokrates bir yerde, ‘hades yasaları ile insân yasalarının kardeş olduğu’nu söyler. peki bu ne demektir? hades yeraltı dünyâsının tanrısıdır, dolayısıyla hades’in yasaları, ilâhî yasalardır. tanrı, insândan önce var olduğuna göre, tanrı’nın yasaları da insân yasalarından önce olmak zorundadır. dolayısıyla, insân yasaları, kaynağını ilâhî yasalardan almaktadır. sokrates’in bu sözünden çıkarmamız gereken ilk sonuç budur. ikinci sonuç ise, ilâhî yasalar ile insân yasaları arasında bir uyum olmalıdır. zirâ metinde geçen ‘kardeşlik’ kelimesinin anlamının, ‘uyum’u barındırdığını da belirtmek gerekir. ilâhî yasaların, insân yasalarına uyumlu olmasını savunmak absürt olacağı için, insân yasalarının ilâhî yasalara uyumlu olmasını savunmak gerekir. hukuk felsefesi terminolojisini kullanırsak eğer ‘olan hukuk’ -insân yasaları-, ‘olması gereken hukuk’a uygun olduğu ölçüde adaletli olabilir.
b- haksız olsa dâhi hâkimlerin kararına uymak gerekir: bu konuda sokrates’in gerekçelerinin temeli, yukarıda da bahsettiğimiz gibi, yasa koyucu ile vatandaş arasında yapılan sözleşmedir. reşit olan atinalılar, yasalara uyacaklarına dâir, bir törenle yemin ederlermiş. ama, yemin etmeseler bile, sokrates’e göre, devletin imkânlarından yararlanan vatandaşların yasalara uyma konusunda yine de yükümlülükleri vardır. çünkü vatandaşlar devletin olanaklarını kullanarak eğitim alırlar, çocuk yaparlar. eğer bu olanakları kullanan birisi varsa, zımnen de olsa yasalara uyma konusunda devletle sözleşme yapmıştır.
yasalara uyma yükümlülüğü olan birisinin, mahkeme kararlarına uyma konusunda da bir yükümlülüğü vardır. zirâ yasaları hayâta geçiren merci mahkemedir. bir yasaya dayanan mahkeme kararı, yasanın vücut bulmuş hâlidir; dolayısıyla yasanın soyutluğuna uyma yükümlülüğü bulunan vatandaşın, yasanın somutlaşmış hâline de uyma yükümlülüğü vardır. aksi hâlde, yasaların nimetlerinden faydalanıp külfetlerinden kaçmış olur ki bu da erdemli bir davranış olmuş olmaz.
peki, yasa normal ve fakat mahkeme kararı adaletsiz ise yine de mahkeme kararına uyma yükümlülüğü var mıdır? bir kere şunu belirtmek gerekir: bir yasa insân öldürmeyi yasaklıyorsa ve mahkeme de birisini haksız bir şekilde insân öldürme suçundan sorumlu tutmuşsa, bu durumda yasanın adaletsiz olduğundan değil, mahkeme kararının adaletsiz olduğundan bahsetmemiz gerekir. yasaların adaletsiz olması ile mahkeme kararlarının adaletsiz olması birbirinden ayrı bir durumdur. bu sebeple, mahkeme kararlarına uymayı emreden bir yasa varsa ve o yasa “haklı olan mahkeme kararlarına uyun, haksız olan mahkeme kararlarına uymayın” şeklinde bir ayırım yapmaksızın “tüm mahkeme kararlarına uyun” diyorsa, yasa koyucu ile vatandaş arasındaki sözleşme gereğince, vatandaş tüm mahkeme kararlarına uymak zorundadır. zirâ mahkeme kararlarındaki haksızlık, bu yasanın âdil olup olmamasını etkileyen bir husus değildir. buradan hareketle, sokrates, bütün mahkeme kararlarına uymak gerektiğini, aksi hâlde -atina’da yaşadığı, eğitim aldığı, çocuk yaptığı için- nankörlük yapılacağını, yine mahkeme kararlarına uymamanın şehrin selâmeti açısından felâket doğuracağından bahisle zindan kaçmayı reddetmiştir.
kriton diyaloğu yasalar ve çoğunluk hakkında çok sağlam görüşleri bünyesinde barındırması açısından oldukça önemlidir. fakat, idama hüküm giymiş bir kişinin, önünde kaçma firsatı varken kaçmayıp, görüşlerine bağlılığını dile getirmesi; bir başka ifâdeyle, nasıl düşünmüşse öyle yaşamış ve ölüm dâhi düşüncelerine bağlılığını kopartamamış bir filozofu da bünyesinde barındırdığı için eşsizdir. cicero, de re publica isimli eserinde, “söylediklerini uygulamayan bir filozofa filozof demem” şeklinde bir şey söyler. işte sokrates, söylediklerini uygulayan bir filozof olduğu için eşsizdir.