Öyle bir başıma kalmıştım. Etrafımda uçuşan karla dolu kasım karanlığı, kara batmış bir ev, bacalardaysa bir uğultu vardı. Yirmi dört yıllık hayatım boyunca büyük şehirde yaşamıştım ve tipinin sadece romanlarda uluduğunu sanıyordum. Meğer gerçekten de uluyormuş.
*******
Bu kadarı yeter! Okuduklarım meyvesini vermişti: Kafam iyice karışmıştı. Bir anda hiçbir şey anlamadığımı fark ettim, en önemlisi de hangi yöntemi uygulayacağımı: Kombine mi, bi-polar mı, internal mi, eksternal mi?
******
Akşam karanlığı odama sızmıştı. Lamba epeydir yanıyor, bense keskin bir tütün dumanı altında yaptıklarımın bilançosunu çıkarıyordum. Kalbim gururla çarpıyordu.
İki kalça ampütasyonu yapmıştım, parmak ampütasyonlarını saymıyorum bile. Bir de kürtajlar... Bakıyorum da on sekiz kürtaj yazılmış. Bir fıtık, bir trakeotomi. Hepsi de başarıyla sonuçlanmış. Ne kadar da çok deşmişim o koca çıbanlardan! Ya sardığım kırıklar... Alçı ve kolayla. Çıkıkları oturtmuşum yerlerine. Tübajlar, doğumlar... Getirin, ne olursa hallederim. Ama sezaryen yapamam, onu söyleyeyim. Şehre gönderirim. Ama forsepsle, versiyon yaparak doğum... Ne kadar isterseniz getirin.
Okuldaki son adli tıp sınavını hatırlıyorum. Profesör, “Yakın mesafeden vurulma ile oluşan yaraları betimleyiniz,” demişti.
Başladım teklifsizce uzun uzun anlatmaya; o sırada görsel hafızam sayesinde kalın ders kitabının sayfaları da gözümün önüne geliyordu. Sonunda nefesim kesildi. Profesör küçümser bir tavırla bana bakıp tiz bir sesle:
“Anlattıklarınız içinde yakın mesafeden ateş etmeye benzer hiçbir şey yok. Kaç kere ‘beş’ tam not aldınız siz?” dedi.
“On beş kere,” diye cevap verdim.
Kâğıdıma, adımın yanına bir “üç” koydu. Ben de utanç ve üzüntüyle doğru dışarı çıktım.
Mezun olduktan kısa bir süre sonra da Muryevo’ya geldim ve işte buradayım tek başıma. Yakın mesafeden vurulma ile oluşan yaralarda ne olacağını şeytan bilir ama burada, önümdeki ameliyat masasında dudaklarından kanla karışık pembeleşmiş köpükler saçılan biri yatarken, gerçek hayatta kendimi mi kaybettim? Hayır, göğsü kurt avında kullanılan ve yakın mesafeden gelen saçmalarla paramparça durumda olsa da, akciğerleri görünse de, lime lime olmuş göğüs etleri sarkıyor olsa da, gerçek hayatta kendimi kaybetmedim. Bir buçuk ay sonra hastanemden sapasağlam çıkmıştı adam. Üniversitedeyken bir kez olsun elime doğum maşası alma şerefine mazhar olamamıştım, buradaysa -evet, ellerim titreyerek- bir dakika içinde rahimden içeriye soktum. Hiç saklamayayım, bir keresinde bir bebeği doğurtuşum acayip olmuştu. Başının yarısı şişmiş, morarmıştı, bir gözü de yerinde yoktu. Buz gibi olmuştum. O sırada Pelageya İvanovna’nın rahatlatıcı sözlerini duymuştum hayal meyal:
“Ziyanı yok doktor, maşanın bir tarafını bebeğin gözünün üzerine koymuşsunuz.”
İki gün sonra bebeğin kafası normale dönene dek gerginlikten zangır zangır titredim.
*****Akıllı insanlar mutluluğun sağlığa benzediğini çok önceden fark etmiştir: Mutluyken fark etmezsiniz; ama yıllar geçtikçe, geçmişte kalan mutluluğunuza ilişkin anılar, ah, anılar!..