"Şu yoksulluk, miskinlik dolu dünyada ilk defa sandım ki hayatımda bir güneş ışığı parladı. Ama heyhat! Güneş ışığı değildi bu; belki sadece gelip geçici bir ışık; kadın ya da melek şeklinde görünüp kayan bir yıldız. O bir anlık aydınlıkta, bir saniye zarfında hayatımın bütün bedbahtlıklarını gördüm; bunların görkemini fark ettim. Sonra bu ışık, kaybolması gereken karanlık girdabında yine kayboldu. Hayır, bu gelip geçici ışığı kendime saklayamadım."
İranlı yazar Sadık Hidayet'in bu muhteşem eserini okurken derinden etkilendim. Bir solukta okunabilecek kadar akıcı ve merak duyuran bir tarzda kaleme alınmışken aynı zamanda hissiyatları en derinde duymamızı istermişçesine yoğun bir dil kullanmış.
Kitapta bir toplum eleştirisinden ziyade toplumu yok sayma durumunu görüyoruz. Kitabı okurken ölüm duygusunu hissedebilir ve varoluşsal kaygılar duyabilirsiniz. Kitapta sembolik dil ve tekrar eden betimlemelere çokça yer verilmiş. Beni en çok etkileyense okuduğum bir kitapta ilk kez böylesine etkileyici bir kabus anlatımıyla karşılaşmak oldu. Bu yüzden ara ara ürpermedim desem yalan olur.
Modern insanın gelenekle olan sorunlarına, varlığa, varoluşa ve hayata bir anlam bulmak istiyor Sadık Hidayet. Kitabı çeviren Mehmet Kanar'ın da son sözde belirttiği gibi: "Dünya ile hayat onu kendinden böyle uzaklaştırdığında, o da iki üç kez denemek zorunda kaldığı ölüme yönelmiştir"