Herkese selamlar arkadaşlar. Umarım sağlıklı ve güzel günler geçiriyorsunuzdur. Bugün geçtiğimiz ay bitirmiş olduğum Kırmızı Pazartesi’nin yorumuyla karşınızdayım. Biliyorsunuz ki yüzeysel incelemeler hazırlamak istemediğim için biraz gecikebiliyorum. Bunu en kısa zamanda düzene koyma ümidindeyim. Neyse, biz gelelim kitabımıza.
Nobel Edebiyat Ödülü’ne layık görülmüş olan yazarımız Marquez, Kırmızı Pazartesi’yi 1981 yılında kaleme almıştır. Kitabımızı özetleyecek olan cümle ise aslında ilk sayfalarda mevcut: “İşleneceğini herkesin bildiği bir cinayet öyküsü.” Aslında bu öykü tamamen kurgusal değildir çünkü yazarımız çocukluğunu geçirdiği kasabada yaşanmış olan bir cinayeti kurgulamıştır. Sayfaları okurken çoğu zaman gözümün önüne Türkiye’deki toplumsal yapı geldi. Bunun sebebini ilerleyen satırlarda daha iyi temellendirebileceğimi düşündüğüm için bu cümlemi şimdilik ufak bir değerlendirme notu olarak geçiyor ve devam ediyorum.
Kitabın yapı unsurlarına geçmeden önce birkaç şey belirtmek isterim. Bunlardan ilki Marquez’in yapmış olduğu tasvirleri ustalıkla sayfalara işlemiş olmasıdır. Okuduğum eserlerde zihnimde oluşan mekanı avucumun içi gibi bilme durumu, serüvenimi çoğu zaman eğlenceli kılan durumlardan biri olmuştur. Hal böyle olunca kendinizi eserdeki karakterlerin yanına iliştirmeniz işten bile değil. Bu sayede onların gözünden birtakım şeylere bakmanız da çok daha kolay oluyor. Belirtmek istediğim ikinci şey ise yazınsal dil. Açıkçası akıcılıkla ilgili yapısal açıdan bir problem yaşamadım ancak beni çoğu zaman yavaşlatan yahut rahatsız eden şey ise içerikteki bazı açık anlatımlar oldu. Örneğin Santiago’nun cesedinin detaylandırılması (uzun süre açıkta beklemekten kaynaklanan çürüme süreci vb.) gibi. Yani dönüp dolaşıp yine tasvirlerin ustalıkla işlenmiş olmasına gelmiş bulunduk…
Gelelim yapı unsurlarına. Kırmızı Pazartesi oldukça yoğun bir karakter kadrosundan oluşmakta. Olay örgüsü ise çoğunlukla birkaç karakter üzerinde yoğunlaşmaktadır. Bunların başında bizim ana karakterimiz olan Santiago Nasar gelmektedir. (Durumları bize aktaran kişi de baş karakterlerden biridir ancak hakkında bildiğimiz tek şey Santiago’nun vaftiz annesinin oğlu olduğudur.) Santiago Nasar, namus cinayetine kurban gidecek olan kişidir. Peki neden? Aynı kasabada yaşayan Angela Vicario, Bayardo San Roman’la evlenir. Düğün gününün gecesi San Roman, Angela Vicario’nun bakire olmadığını fark eder ve kadını apar topar ailesine teslim eder. Angela, Santiago Nasar’ı hedef gösterir, ilişki yaşadıklarını söyler. Bunun üzerine kadının abileri Pedro ve Pablo Vicario ellerinde bir bıçakla birlikte Santiago Nasar’ı öldürmeye giderler. Söz konusu süreç içinde karşılaştıkları herkese işleyecekleri cinayetten söz ederler. Öyle ki cinayetin işleneceğini bilmeyen insan sayısı bir elin beş parmağını geçmez. Fakat kimse Pedro ve Pablo kardeşlere engel olmaz. Kimisi Santiago Nasar’ın bunu hak ettiğini düşünerek kimisi de “aman ses etmeyelim de bizim başımıza bela olmasın” düşüncesinin arkasına sığınarak duruma engel olmazlar. Eninde sonunda cinayet işlenir ve kardeşler yaptıklarının karşılığını almalarını sağlamayacak olan “adalete” teslim edilirler.
Görülüyor ki işlenen konu insanlığın yabancı olduğu bir olay değil. Aklıma Türkiye’yi getiren nokta da namus bahanesi ile işlenen cinayetlerin ülkemizde oldukça fazla olması oldu. Fakat bizim topraklarımızda ne yazıktır ki bedel ödetilen her zaman kadın olmaktadır. Çünkü namus kavramı sadece kadın ile bağdaştırılmıştır. Erkekler için ise “elinin kiri” tabirini kullanarak herkes vicdanlarına perde çekmeyi başarabilmiştir. Peki gerçekten namus bahanesiyle insanlara bedel ödetilmeli midir? Şahsen hiçbir durumun cinayet bahanesi olarak kullanılmasını kabul etmiyorum. Bana göre canı yalnızca veren kişi alabilir. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?
Gelelim kitaptaki halkın ne düşündüğüne. Aslına bakacak olursak belli noktalarda namus cinayetlerini aklamak için bunun Tanrı’nın emri olduğu ve bundan hoşnutluk duyduğu belirtilmiştir. Özellikle Santiago Nasar’ı öldüren kardeşlerin arkasına sığındıkları düşünce tam da budur. Hatta kitabın incelemesini hazırlarken 1000Kitap’ta yazılanları okuduğum vakit bir okurun (Akademik Amele) gemi ile kasabaya gelen piskoposla ilgili yaptığı değerlendirme bahsettiğim durum ile oldukça bağlantılı. Söz konusu piskopos kasabaya geliyor ancak gemiden inmesi beklenirken hiç inmiyor ve kasabayı uzaktan seyrediyor. Akademik Amele bu detayı din insanlarının çoğu zaman gün gibi açık olaylara sadece seyirci kalmaları olarak değerlendirmiş. Tıpkı günümüzde olduğu gibi… Neyse, konumuza dönelim. Halk bahsettiğim şekildeyken cinayet işlendikten sonra deyim yerindeyse 360 derece dönüyorlar. Öyle ki şöyle bir cümle çıkıyor karşımıza: “Cinayetten on iki gün sonra, sorgu yargıcı, karşısında son derece üzgün bir kasaba halkı bulmuştu.”
Satırlarımı sonlandırırken kitabı sosyoloji, psikoloji gibi bilimler ile değerlendirmenin çok daha sağlıklı olduğu görüşündeyim. Söz konusu bilimlerdeki bilgilerim henüz karşılaştırmalı inceleme yapabileceğim boyutta olmadığı için alanla ilgisi olan arkadaşlarımın yorumlarını da okumayı çok isterim. Fakat bana kalırsa ve bunca satırımı tek bir noktada toplamam gerekirse diyebilirim ki Kırmızı Pazartesi toplumun yozlaşmasını gözler önüne ustaca seren bir eserdir. Yani öylesine okunacak bir eser değil. Üzerine yazılmış diğer incelemeleri okurken pek çok insanın kitaptan rahatsız olduğunu gördüm ve açıkçası neden böyle düşünüldüğünü merak ettim. Fakat sonra kendim düşündüğümde anladım ki hepimizin içinde kötülük tohumu olmasa dahi aynı türden olduğumuz bazı kişilerde bu tohumun var olmasına tahammül edemiyoruz. Aslında esas mesele kendi türümüzdeki kötülük tohumlarını yok edebilme gayesi, birimiz temizlenirsek hepimiz temizleniriz düşüncesi…
Okuduğunuz için teşekkür ederim! Herkese sağlıklı günler diliyorum.
Kırmızı PazartesiGabriel Garcia Marquez · Can Yayınları · 202595,4bin okunma