Puan vermedi·280 syf.··Beğendi
· Beyrut'u inanılmaz derecede İzmir'e benzettikten sonra İzmir yolunda okuduğum kitap.
Sayfa 131-136 arası bir beyrut anlatımı var ki Beyrut kelimesi yerine sevgilinin adını yaz göze çarpmaz, İzmir yazıp okusan hiç sırıtmaz.
Teleferik, Saat kulesi, Kordon'a benzeyen sahil, kozmopolit yapısı, ve Rum mimarisinden izler taşıyan evler hatta tarihi mimariyi bozacak şekilde dikilmiş gökdelenleriyle Beyrut, inanılmaz derecede İzmir'e benziyor.
Ece Temelkuran bir şehre duyulan aşkı ikili ilişkilere gizleyerek anlatmış
içimde İzmir aşkı olduğu için bu kadar sevdim belki de...
Yolda okumak için bir şeyler ararken babamın evinde kalan kitapların arasında karşıma çıktı.
12.08.11 diye tarih atmışım ilk sayfasına. İzmir'e ilk değil ama yerleşmek için yaptığım yolculuktan bir ay önce. Yarım mı bıraktım hiç mi başlamadım hatırlamıyordum o dönem başlayıp bırakmışım okuyunca fark ettim.
--- spoiler ---
"Bir aydır bir tek annesine söylemek isteyip, bir tek annesine söylemediği her şey bir saç yumağı gibi boğazına takıldı."
Dr. Hamza hastaneden daha doğrusu savaşın ortasında kurulmuş klinikten bahsederken "Herkesin iyileştirilmeye çalışıldığı bu cephede, herkesin birbirini öldürmeye çalıştığı cepheden daha çok bağırır erkekler" diyor. Burada durup soluklandım. yıkmak daha çok can yaksa da sessizdi ve herkes kelimesinin iki defa aynı cümleye özne olması kulak tırmalasa da daha iyi anlatılamaz gibi geldi.
"Çok güldüğümüzde daha gülerken yakında ağlayacağımızı düşünüp suratını asan insanlarız. sen öyle olmayacaksın çünkü annen benim gibi değildi."
--- spoiler ---
Bir de şu var;
"Acaba onun gibi hikayelerin müptelası ve meczubu olmamak için mi akademisyen olmaya karar verdim? hikayeleri bizden hep daha çok sevdi bana sorarsan. bizi onlar için ya da onlar yüzünden terk etti hep. acaba buna kızdığım için mi kimsenin hikayeleri umursamadığı, 'akademi' denen bu zindana kapattım kendimi? ya da 'benden akademisyen olmaz' adlı argümanıma böyle psikanalitik icatlarla meşru bir gerekçe oluşturmaya çalışıyorum. o da mümkün."
Aileden kaçmak sadece fiziksel mesafe değil mi? durup düşünme sebebim sadece yolda okumak değil ama ne olduğunu da bilmiyorum.
---
"Dayanamayanlar, zarif ruhlar gittiğine göre; geride kalanlar, bizler yani kaba ruhlar mıyız acaba? Belki de biz türümüzün en kötü örnekleriyiz. Yani en zarif olanlar evrim sürecinde yok olup gittiyse, belki de biz, şimdi yaşamakta olanlar, türümüzün en vahşi, en kaba temsilcileriyiz."
Bu cümlelerse azalan hassasiyetleri "yaşayabilmek için duyarsızlaşmak" başlığı altında meşrulaşitırmamızı hatırlattı.
Umursamazlık ve duyarsızlık ayrı şeyler oysa neden iç içe geçti? sokakta gördüğümde canımı yakacak bir kareyi umursamadan geçebilmem için ön koşul mu buydu?
İki yıl önce olsa "Yaşayabilmek için duyarsızlaşmak, insanlığını koruyamamaya karşı meşru bir savunma sadece olur mu öyle şey?" derdim. oysa tam da o zamanlar tepkisizleşmek adı altında boğulmuşum.
Yaşayabilmek için duyarsızlaşmak gerekliymiş evet, üç ay önce de ikinci defa istifa ettim oradan biliyorum. üstelik o işe başlarken kabullenmiştim, etik dışı şeyler görsem de tolere etmek zorundaydım, her yerdelerdi vb. meşrulaştırma gerekçelerim çoğaltılabilir temel amaç benim de hayatta kalmam üzerine kuruluydu özetle. İkinci istifada sistemi suçlamak yerine kendime kızdım. özellikle önceki bir hafta, en net hatırladığım sahne "Onlar gibi olamıyorum" diye telefonda kardeşime ağladığım an. Birkaç gün sonra da "günün nasıl geçti?" diye soran birine laf arasında "istifa ettim" diyecek kadar normal bulmuştum.
Meslek içi yabancılaşma evresini çoktan geçtim oysa, hasta dendiği zaman çoğunlukla özne insan olmaktan bile çıkıyor sadece hastalığa odaklanıyorum, özne birden nesne oluveriyor da denebilir. bunu çok rahat tolere ettim aslında burada da "Yaşatabilmek için duyarsızlaşmak" kuralı geçerliymiş. Yine de yaşayabilmek için kısmı zor. üstüne düşünmeyince kendiliğinden oluyor nasıl olsa, boş vereyim de denmiyor.
Murathan Mungan'ın çemberinin içinden kafayı dışa uzatıyoruz aslında, fazlası değil. eylemi ise ne kadar kafa düşünse de beden gerçekleştiriyor ve o çemberin artık dışına hiç çıkmıyor bile. Şiirlerle şarkılarla kendimi avutuyorum ve bu şarkı da onlardan biri, o kadar.