En son yazacağımı baştan söyleyeyim;
İnsanlığın kaybolmakta olan değerlerine dair Yol Bilenler gibi bilimsel bir araştırma kitabı okumayı beklerken, yanlı ve ideolojik yorumların serpiştirildiği satır aralarında açıkça 'Türk düşmanlığı' yapıldığını görünce Kaybolan Sesler'i üzülerek kapadım.
Türümüzün gezegende var olduğu günden bugüne aktardığı en büyük miras olan konuşma dilinin, batan uygarlıklar, çeşitli nedenlerle yok olan halklarla birlikte ortadan birer birer kalkmasının nedenlerini, etkenlerini sıralarken, kaybolmakta olan dillere dair 'beyaz Avrupalı'nın etkilerini tarihten bir yaprak tadında sunarken, Türkiye'de konuşulan bir dil ile ilgili yazdıkları ne yazık ki keyif kaçıran cinsten abartılı ve hasmane iftiralar olunca kitaba olan başlardaki inancım bitti.
İyi başlamıştı oysa, aldığım değerli notlar vardı..
Genel olarak dillerin ortaya çıkışı, çeşitliliklerin nedenleri, kaybolma süreci ile ilgili kapsamlı bir araştırma derleme kitabı olarak değerlendirilebilir, yalnız,Kaybolan Sesler okur açısından hangi tür olarak değerlendirilmesi konusunda kafa karıştırıcı. Şöyle ki;
Yeryüzünde konuşulmakta olan dillerin bazı bölgelerde (örneğin Yeni Gine'de 800'den fazla) neden çok fazla olabildiği, dillerin etkileşimi, yükselip yok olmasındaki çevresel, kültürel, coğrafi faktörler vs gibi bilgiler genelde iyi çalışılmış, iyi hazırlanmış değerli de diyebileceğim bilgilerdi.
Dil etkileşim ve gelişimlerini; ormanlık, ovalık ve dağlık alanlara yayılmış bölgelerde niçin çok fazla dilin gelişmesi gerektiği..
Ekosistemin sürekli üretkenliğinin homojen topluluklar üzerinde kendilerine yeni dil geliştirme alanları sağlaması..
İnsanların bölge bölge dağınık olmalarının nedeninin, salgın hastalıklar, yeni toprak arayışı, kabileler arasındaki kanlı mücadeleler gibi etkenlerden dolayı birbirleriyle ilişki ihtiyacını asgari seviyede tutma isteğinden kaynaklandığı,
Bununla birlikte, sık çatışmaların yanısıra karşılıklı dayanışma, ticaret ve geçirgen evlilikler nedeniyle kimi bölgelerde bir çok insanın birden fazla dil konuşulabilmesi, buna bağlı olarak etkileşimin yaygınlığı ile bir çok dilin birbirlerinden sözcükler ve sözcük yapıları alması,
Toplulukların ortak bir dil geliştirmemesinin nedeninin çok güçlü kabilecilik anlayışının topluluklar arası ilişkide farklılıkların giderilmesine değil, daha yüksek farklılık bilincine yol açması ve bunun doğal sonucu olarak dilde farklılık ve çeşitlilik..
gibi bilimsel açıklamalara bağlarken, insanlığın biriktirdiği tüm bu birikimlerin yavaş yavaş yok olmasını, (doğal afet vb nedenleri hariç tutacak olursak) nedenlerden biri olarak gördüğü keşiflerin etkisine ise basitçe;
''Avrupalıların dilleriyle birlikte gelmesi bu dengeyi alt üst etti...'' sığlığında sorumluluk yüklüyor.
Böyle olunca başta bilimsel bir araştırma okuduğunu düşündüren kitapbir anda siyasi ve ideolojik bir kitaba dönüşüyor.
Örneğin Hindistan'da elli yıl içerisinde tüm nüfusun İngilizce, Afrika'nın belli bölgelerinde bir yüzyılda Fransızca, yeni kıtada İspanyolca, Portekizce konuşmaya başlamasını coğrafi keşif, ekonomik faktörler ve imparatorlukların bir gereği gibi 'belgesel' nitelikte anlatırken Türkiye'yi kendi sınırları içerisindeki bir dil ile ilgili hiç hak etmediği bir şekilde yargılama cüreti gösterebiliyor..
Bir kitap edebi, bilimsel, felsefi ya da araştırma kitabı olmak zorunda değil elbette, siyasi kitaplar da okuyoruz. Fakat bu tür algı kitapları da malesef olmuyor değil, bu durumda ben de aidiyetimle ilgili itham edildiğim konu hakkında itirazımı elbette yaparım.
İki yazarlı (Daniel Nettle, Suzanne Romanie) bir kitap olması başta çok dikkat çekici gelmedi, fakat ilerleyen bölümlere serpiştirilen siyasal içerikleri farkettikten sonra bu kitabın iyi(!) bir ekip çalışması olduğunu söyleyebilirim.
Bir çelişki örneği yazıp bitireyim,
Konuşan sayısına göre dünya dilleri ile ilgili ortaya konulan tabloda Türkçe yalnızca Türkiye'nin nüfusu kadar gösterilmiş, bu durumda bağımsız Türk devletlerinde ve başka devlet sınırları içerisinde konuşulan Türkçe'nin tabloya dahil edilmemesi iki nedenden olabilir; ya o nüfus Türkçe konuşmuyordur, ya da o devletlerdeki halk Türk değil..
Oysa bir kaç sayfa ötede bir çok farklı ülkede yaşayan aynı etnik kökenden olan bir nüfusun konuştuğu bir dili total olarak hesaplamayı düşünebiliyor.
Ve bu hesabı, Avrupalı'ların kendi ülkelerinde uygulamadıkları bir sistemi Türkiye'ye uluslararası organlarca dayatma ve takipçiliğini yapma hadsizliği ile yaparken, Türkçe'nin başka ülkelerde maruz kaldığı yasaklamaları o ülkelerde konuşulan dilin Türkçe olduğunu baştan reddederek başka diller için gösterdiği hassasiyeti Tükçe konusunda dikkatlerden kaçırıyor.
Bu bakış açısından Türkçe, bu iki yazarın(!) nazarında elbette yok olmakta olan değil fakat, daha ötesi; 'hem yok sayılan hem yok eden' bir dil durumunda değerlendirilmiştir.
Bu tavsiye edebileceğim bir kitap değil, ki bana da tavsiye edilmemişti. Bu, diller, köken ve kültürel değerlere olan ilgimin farkında olan sevgili dostum @Tubiornattubi'nın kitaplığından seçmeme izin verip gönderdiği bir kitap, henüz kendisi de okumadığından içerik hakkında elbette bilgisi yoktu ama sözümü sakınmayacağımı bilir bu yüzden onun hassasiyetlerini de iyi bildiğimden inceleme üslubum onu üzmez diye umuyor, beni bir uğraşa daha soktuğu için kendisine çokça teşekkürler ediyorum.. :))
Bununla değil, ama başka kitaplarla okur kalınız.. _II_