Puan vermedi·200 syf.··Beğendi
· Dalgalı bir denizde yelkenleri açarak ilerlemeye çalışan ancak ilerlemek bir yana yalpalayarak bulunduğu yerde batmak üzere bir grup insan… Uygarlıkların batışını daha iyi resmedebilir miyiz? Fazla mı kötümseriz yoksa, hala kurtulmak mümkün mü? Ya da Amin Maalouf’un dediği gibi belki de,
“….bu asrın kahredici çelişkisi de bu zaten: Tarihte ilk kez insan türünün başındaki her türlü felaketten kurtarıp bir özgürlük, kusursuz bir ilerleme, gezegen dayanışması ve paylaşılan refah çağına dinginlik içinde götürmenin araçlarına sahibiz; ama son sürat zıt istikamette ilerliyoruz.”
Maalouf, Uygarlıkların Batışı isimli denemesinde tam da bu noktayı, tarihsel süreç içinde Zeitgeist-tarihin ruhu- içinde ışık tuttuğu tarihsel dönemeçler ile günümüzde geldiğimiz noktayı aydınlatıyor. Bunu yaparken, büyüdüğü Doğu Akdeniz coğrafyasının değerlerini, Mısırlı şarkıcı Ümmü Gülsüm, Leyla Murad, Dalida, Şairlerin emiri Ahmed Şevki ve sinemada Omar Shariff’den bahsederken, ailesini, ilk gençliğini de dönemin olayları ile aktarıyor. İlerleyen bölümlerde ise 1952 Mısır Devrimini, 1956 Süveyş Kanalının millileştirilmesini, 1960’larda Arap siyasal yaşamının karakteristiğini, Şubat 1958’de kurulan Birleşik Arap Cumhuriyeti’ni ve elbette öne çıkardığı iki olayı; 5 Haziran 1967 ile başlayan Arap umutsuzluğu ile 1979 muhafazakar devrimlerini uluslararası ilişkilerin dinamiklerini, hakim ideolojilere, toplumsal eğilimlere ve sosyolojik yapıya göre irdeliyor.
Ve hayıflanarak biraz hüzünle soruyor: Giderek artan milliyetçilik ve toplumları bir arada tutan çimentonun yok olduğu hoşgörüsüzlüğün ağır bastığı günümüzde, olaylar farklı gelişseydi, Doğu Akdeniz modeli gibi çoğulcu çok kültürlü etnisiteli bir yapı başarılı olabilir miydi?
Ve bu soruyu son kısımda kamusal-özel alan ayrımının giderek muğlaklaşmasına getirerek kimlik gerilimlerinin yükselmesi ile güvenlik ihtiyacındaki artışın muhtemel bir Orwell’ci sapmaya karşı eskisi kadar tetikte olmadığımıza atıfla, hayranlık uyandırıcı ama kişisel verilerin, özel alanın rahatlıkla ihlalinin mümkün hale gelmesi nedeniyle, baş döndürücü bir hızla ilerleyerek bir o kadar da ürkütücü boyuta ulaşmakta olan teknolojik gelişmeleri irdeliyor.
“Artık rotadan her türlü sapma mümkün” diyor Maalouf “ve hiçbir ülke hiçbir kurum hiçbir değer sistemi, hiçbir uygarlık bu çalkantıların içinden zarar görmeden geçebilecek gibi durmuyor.” diye ekliyor.
Benzer görüşleri savunan duruşu ile sıklıkla akla Yuval Noah Harari’nin Homo Sapiens, Hayvanlardan İnsanlara kitabı geliyor. Harari, insanlığın evrimini, mitler, efsaneler ile bir araya gelen toplulukları, coğrafi keşifleri, sanayi devrimini, uluslararası ticareti, bilimin gelişimi ile gelinen noktayı aktarırken çok farklı bir noktada değil. Nitekim son bölümde o da benzer bir endişe ile ışık hızıyla ilerleyen teknolojik gelişmelerin sonucunda yaptıklarımızla “biz insanlar neye dönüşmek istiyoruz” değil de “neyi istemek istiyoruz” sorusunu soruyor. Bu soru daha büyük bir tehlikeyi, ucu bucağı olmayan bir alanda “tanrılara” dönüşen homo sapiensin sonunun ne olacağı üzerine derin bir düşünceye sevk ediyor bizleri.
Daha iyimser bulduğum ve bu noktada katıldığım Maalouf ise, temkinli bir tavırla olayların gidişatının tehlikesini tartışmayı abesle iştigal bulurken, silkinip toparlanmanın hala mümkün olduğunu da savunuyor.
Maalouf farklı bir metaforla, kitabın adına da uygun bir şekilde ekliyor:
“Hala bunu ümit etmek istiyorum. İnsanlık gemisinin, bir zamanlar Titanic’in başına geldiği gibi, tehlikeden bihaber ve yok edilemezliğine inanmış bir halde mahvoluşa doğru seyretmesi, sonra da gecenin içinde orkestra Sana Daha Yakın Olmak İçin Tanrım’ı çalar ve şampanya su gibi akarken, sonunu getirecek buzdağına çarpıp batması çok üzücü olur.”