Huxley’in Cesur Yeni Dünyası genel kanıdaki yorumların aksine bana kalırsa kehanet olamayacak kadar nesnel ve bir o kadar zamanına göre de öngörülebilir bir gelecek senaryosu.
Kısaca özetlersek, zamanının Tycoon’u Henry Ford’u ve görüşlerini ilahlaştırmış, doğum sistemini yıkarak yerine kuluçka sistemiyle neslin devamının sağlandığı, aile kurumunun temelli kökünden kazınıp yerine radikal toplumcu kültürünün empoze edilerek inşa edildiği ve sınıflara ayrıldığı ileri gelişmiş bir medeniyeti anlatıyor Cesur Yeni Dünya.
Huxley, post-modern kültür ve uygarlık eleştirisini bu romanla dile getirmeye çalışırken yalnızca karakterleri kullanmamış ve derinlemesine her bir mekanla ve neredeyse her bir diyalogla bu eleştiriyi sunmuş. Bana kalırsa bu açıdan kitabın her sayfası bir hiciv niteliğinde okutuyor kendini.
Her ne kadar ağırlıklı olarak Orwell’in 1984’ü ile kıyaslanarak irdelenmiş ve incelenmiş olsa da çok önemli bir farkla ayırıyor kendini roman. Cesur Yeni Dünya, önceliğine her bir dünya vatandaşının mutluluğunu almış tabi tek bir şartla: bu mutluluğu tercih etmek zorundasınız. Doğa’nın ve bilhassa (çok ilginç olarak) bilimin çirkin olan tüm yönlerini görmezden gelmek, acıyı yaşamamak ve hissetmemek zorundasınız. Bu durum kendisini en güzel vahşi karakteri ile dünya denetçisi Mustafa Mond arasındaki diyalogta kendini açığa çıkarıyor:
“Ben keyif aramıyorum. Tanrı’yı istiyorum, şiir istiyorum, gerçek tehlike istiyorum, özgürlük
istiyorum, iyilik istiyorum. Günah istiyorum.”
“Aslında,” dedi Mustafa Mond, “siz mutsuz olma hakkını istiyorsunuz.”
Cesur Yeni Dünya işte böyle bir dünya. Mutsuz olma hakkı ve özgürlüğüne bedel olarak
iradesiz bir mutluluk ve yüksek refah seviyesiyle zorunlu bir yaşam. Anlamdan yoksun ve
entelektüel açıdan değerli her eserin yasaklandığı bir yaşam. Kısacası düşünmenin ve
düşünme hakkının elden alındığı bir yaşam.
Eleştirmenler ağırlıklı olarak bugünün postmodern toplumunun hangi yönlerini 1984’ten,
diğer hangi yönlerinin ise Cesur Yeni Dünya’dan izler taşıdığını sorgulayarak ilerlemişler ki
bana kalırsa bu eleştiriler bir noktada çıkmaza girmiş. Çünkü bana kalırsa bugünün toplumu,
hiçbirinden iz taşımayan daha soyut ve öngörülemez bir uygarlık. Ne 1984’teki gibi bir
totaliterizm var, ne de Cesur Yeni Dünya’daki mutlu olma dayatması. Çünkü bugünün bireyleri
gerçekten her açıdan özgür. Bugünün bireyleri o kadar özgür ki, bir noktada toplumun
özgürlüğü artık yok gibi. İçi boşaltılmış ve yüzeysel bir bireysel özgürlüğe karşı toplumun
prangalığının söz konusu olduğu bir yüzyıl.
Huxley’in romandaki çoğu fikrin sahibi olmadığını da eklemekte fayda var: yer yer Freud’un ve
özellikle Nietzsche’nin esintilerini hissederek okudum kitabı. Hiçbir dürtünün baskılanmayarak
serbest bırakılması (Freud) ve Watson, Hemholtz ve Vahşi’nin yaşadığı bengi dönüş, amor fati
öğretisi ile kişinin yazgsını sevmesi (sevmek zorunda bırakılması) (Nietzsche) bu fikirlerden en
çok göze çarpanları.
Her ne şartla olursa olsun her ütopya ve distopya, insana ait bazı unsurları hiçbir zaman
ortadan kaldıramaz ve gizleyemez. Ahlakın iradesiz bir şekilde dayatılması ve yaşatılması da
bunun en güzel örneği:
‘’Artık herkes erdemli olabilmektedir. Ahlakınızın en azından yarısını, küçük bir şişede
yanınızda taşıyabilirsiniz gözyaşlarından arındırılmış Hıritiyanlık; işte soma bu.’’
Bu şekilde olduğu üzere ne mutluluğun ne refahın ne de ahlakın ve daha geri kalan her şeyin,
irade olmaksızın bir anlam ifade etmemesi.
Cesur Yeni Dünya bir seçimin hikayesi kısaca: Mutsuz olma ihtimalinden kaçış ile mutsuz olma
özgürlüğünden feragat etme arasındaki bir seçimin hikayesi. Bu bağlamda ben kitabı bir
ütopya olarak değil, bir distopya olarak irkile irkile okudum ve yine aynı şekilde kitabın ütopik
bir yanının olmadığı kanısındayım.
Huxley bu romanıyla modern ve post-modern toplumlardaki her tiksinç durumu önce
hicvederek göklere kadar çıkarmış, ardından yererek yerin dibine sokmuş. En sonunda ise
hangisinin daha uygun olduğunu okuyucunun takdirine bırakmış.
Sistemin mutlu ve refah düzenini sorgulamadan kabul ederek yaşayan (toplumun neredeyse
tamamını oluşturan profil) Lenina; tüm zenginlik ve statüsüne rağmen huzursuzluk içerisinde
irade denen mefhumu kovalayan ve birey olma şerefine ermiş Watson ve Helmholtz;
medeniyeti, aşkı ve refahı gördükten sonra bile mutsuzluğundan, özgürlüğünden ve
iradesinden vazgeçmeyerek yalnızlığına ve kaderine mahkum edilen Vahşi John ve son olarak
hem öncesini hem sonrasını hem toplumun bir parçası olarak hem de birey olarak yaşamış,
her bir tercihi ve sonuçlarını görmüş; son tahlilde düzenin korunması gerektiğini kabul etmiş
Mustafa Mond... Kitabın ana karakterleri olarak zamanını ve geleceğini öngörmüş ve romanda
konuşturulmuş isimler.
Son tahlilde dünya denetçisi Mustafa Mond’un (Cesur Yeni Dünya’nın 10 liderinden biri) şu
sözleri aslında tüm ütopya, distopya ve devlet teorilerini özetler nitelikte:
‘’Bedelsiz hiçbir şey yoktur. Mutluluğun bedelinin ödenmesi gerekir. Siz bu bedeli
ödüyorsunuz Bay Watson; ödüyorsunuz, çünkü güzellikle fazla ilgileniyorsunuz. Ben de
gerçekle fazla ilgilenmiştim; ben de bedelini ödedim.’’
Uzun bir sessizliğe son vererek, ‘’Ama siz bir adaya (sürgüne) gitmediniz,’’ dedi Vahşi. HER ŞEYİN BİR BEDELİ VARDIR...
Denetçi güldü. ‘’İşte öyle ödedim. Mutluluğa hizmet etmeyi seçerek. Başkalarının
mutluluğuna; kendiminkine değil.’’