Willliam Golding’in Sineklerin Tanrısı’nı okuduktan sonra yazarın diğer eserlerinin neden bu kadar az okunduğunu düşünerek okudum bu kitabı. Piramit, Birleşik Krallık’taki toplumsal sınıflaşmanın artık kapitalizm etkisiyle yavaş yavaş ortadan kalktığı bir dönemde, küçük taşra bir kasabada yaşayan Oliver adlı gencin kendi sesinden anlatılan bir roman.
Roman boyunca Oliver’ın hayatının üç dönemine şahit oluyoruz: Genç, aşık ve toy Oliver’ın Oxford öncesi ergenliği; Oxford’ta okurken köyüne yaptığı ziyarette katıldığı bir tiyatro oyunu ve son olarak artık yetişkinliğin zirvelerindeyken tekrar uğradığı köyünde çocukken keman hocalığını yaptığı öğretmeninin ölümü sonrasında yaşadığı düşünceler ve anılar…
Kitabın her bölümünde Oliver’ın aşağılık kompleksi ve öfkesiyle karışık başından geçen olayları ve düşünceleri okuyoruz. Köyün biricik güzel kızı Evie’ye olan hoşlantısı ve yaşadıkları cinsel deneyimin akabinde ‘’Acaba hamile kalır mı?’’ şeklinde yaşadığı endişe, aslında ailelerin tepkisi ve ayıplanmaların ötesinde kızın sosyal statüsünün kendisinden aşağıda olmasına olan tahammülsüzlüğünden kaynaklanıyor. Yine aynı dönemlerde âşık olduğu bir başka kız ise -ki hep platoniktir- kendisinden statü bakımından yukarıda olmasından dolayı erişilemezdir Oliver için.
İkinci bölümde okuldan köye olan ziyaretinde katıldığı tiyatro oyunu ise toplumsal sınıflaşmaya rağmen bir arada yapılabilecek yegâne etkinliğin bile, yani sanatın bile bu engele takılmasını işliyor. Sınıflaşmanın o yoz ve ve gereksiz farkındalığını içten içten hissetse bile Oliver, bu küçük köy tiyatrosunda kendine verilen çingene karakterini hazmedemez.
Son bölüm ise her ne kadar kendi sesinden dinlesek bile bir başkasının, müzik öğretmeni olan Bayan Dewish’in hikayesidir. Köyde daha üst tabakadan artık burjuva diyebileceğimiz, varlıklı, yalnız yaşayan bir kadındır o ve tek tutkusu müzik olaraktan, köydeki çocuklara keman ve piyano dersleri verir. Bir gün araba almak için iletişim kurduğu ve köy dışından olan tamirci Henry, zamanla Bayan Dewish’in hayatının ta merkezine kadar girer ve onun mal varlığı üzerine sessizce kendi imparatorluğunu kurar. Bu hikâye aslında o kadar ilgi çekicidir ki, yazar bu hikayeyle aslında sınıflaşma kültürünün içinde tıpkı bir meyve kurdu gibi onu kemirerek güçlenen kapital sistemi anlatır. Oliver, bu yakından tanıdığı iki karakterin girift yaşam hikayesi içerisinde bir taraftan bu kast sisteminin artıklarını bir taraftan ise yeni yükselen kapitalizmi kavramaya çalışır.
Roman, Golding’in Sineklerin Tanrısı’nda olduğu gibi (ki sanırım bütün romanlarında olduğu gibi) örtük bir anlatıma ve bana kalırsa gereksiz diyebileceğimiz bir betimlemeyle karşımıza çıkıyor. Yine de ben bir çırpıda bitirdim. Sınıflaşmanın da ötesinde hayatlarındaki varoluşsal krizleri kendi içerisinde değil de hep çevresinde, çevresiyle yaşamış olan herkesin okumasını tavsiye ederim.