Küçük yaşta öksüz kalan Jane Eyre, kendisini hiç sevmeyen adeta ondan nefret eden yengesi ile zorlu bir hayat sürmektedir. Yengesi, Jane ile yaşamaya daha fazla katlanamayınca onu katı kurallı bir yatılı okula gönderir. Jane buradaki 10 yıl eğitiminin ardından mürebbiye olarak mezun olur ve Rochester malikânesinde mürebbiye olarak işe başlar. Evin efendisi Edward Rochester’e zamanla dostluktan öte bir şeyler hissettiğini anlar ama bu aşkın karşısında bir çok engellerle karşılaşır ve başına gelecek bir sürü güzel şey aynı zamanda da bir o kadar acılı olaylarla da savaşmak zorunda kalır.
Aşkı, saflığı, hüznü, acıyı daha birçok duyguyu içinde bulunduran bu güzel eser beni resmen kendisine bağladı. Hani bazı şeyler insanın içine işler ya Jane Eyre’ nin hayatı da tam olarak içime işledi diyebilirim. Bir kadının kendi başına bu kadar mücadele vermesi, bütün kadınların istediği her şeyi tek başına yapabiliceğini ve ve bir kadının kimseye ihtiyaç duymadan hayatını özgürce sürdürebileceğini Jane bana bir kez daha gösterdi. Aslında yer yer Jane Eyre’ ye sinirlensem de onun yaşadıklarını düşündükçe üzüntüme engel olamadım, hatta her koşulda bu kadar güçlü olması karşısında ona hayran oldum diyebilirim. Eserde baskın bir şekilde bir kadının tek başına her şeyin üstesinden gelebileceği etkileyici bir biçimde işlenmiş, aynı zamanda da insandaki güzellik algısının aslında ne kadar yanlış bir şey olduğundan, mutlu olmak için güzelliğe ihtiyaç olmadığından da etkileyici bir şekilde bahsedilmiş.
Kitapta hayran olunucak bir çok şey var aslında ama anlatmaya devam edersem kendimi tutamamaktan korkuyorum, Bekletmeden okunması gereken bu eseri bence hemen okuyun, ben biraz geç okumamdan dolayı pişman olsam da siz benim pişmanlığıma ortak olmayın derim