Jack London’dan okuduğum ilk kitap Vahşetin Çağrısı... Heyecanla Buck’ın hikayesine sarılıyorum. Hayat akışımdan kaynaklanan geniş bir zaman diliminde kitabı okusam da asla kopukluk hissetmediğim bir eser. Bunun sebebiniyse London’un bu kitabındaki sade kalem tarzına bağlıyorum. Her kelimesi ağır bir taşın kımıldatılmaz hali gibi cümledeki olması gerektiği yerde, kendinden emin bir edayla okunmayı bekliyor. Okuyucu seçmeden herkesin okuyup anlayacağı bir biçimde yoğurulmuş bir eser. Her bir sayfanın gözümde tiyatro sahnesi gibi canlandığı ve okuduklarım arasında bunu en iyi yapan kitaplar arasında olduğunu yadsıyamayacağım bir gerçek.
Melez bir tür olan Buck adlı köpeğin kendi doğasından koparılıp canlı bir süs olarak biçimlendirilen kaderininin sayfalar ilerledikçe değişmesi kitabın asıl konusu. Doğanın Buck’ı içine çekme arzusu ve onun insanlara olan itaatinin kendi hayatından daha ağır basmasıyla buna direnmesi...
Dünyadaki her canlı varlığın bir ruhu ve benliğinin olması ve bunların kalbinin en derinlerinde kıpırdamasını bu kitapta çok anlaşılır bir şekilde işleniyor. Buck doğayla bütünleşmek için can atıyor!
London’un üçüncü bir bakış açısıyla yazması bana göre kitabın daha da oturmasını sağlamış. Dışardan birinin anlatımıyla okumak sadece Buck’ın hikayesini anlamak değil onu diğerlerinin yanında nasıl parlağını da görmeyi sağlıyor. Vahşetin Çağrısı’nı okumak Beyaz Dişi anlamak içinde güzel bir temel oluşturulmasını sağladığını bir yerden okumuştum. Ve bu tavsiyeyi gerçekleştirmekle fark ettim ki ben artık Beyaz Dişi okumak için hazırım.