Kitaplar dünyayı aydınlatan yıldızlara benzer.
Jojo Moyes aşk üzerine yazıp da beni gerçekten etkileyen nadir yazarlardandır. Klasik
bir aşk anlatımı sunmaz okurlara her kitabında mutlaka inanılmaz bir olay örgüsü vardır. Beni de cezbeden yanı bu sanırım: kendini asla tekrar etmemesi ve müthiş baş karakterler oluşturması.
Bu kitap için 'yazdığı en iyi roman' reklamları dönmüş ve ben buna katılmıyorum. Evet, bu kurgusu da çok iyi, yine eşsiz karakterler bize eşlik ediyor ama ‘en’ diye tabir edemem. Bu sıfatı hak eden başka kurguları da var zira.
Gelelim konumuza. Kitap bizi yine geçmiş yıllara götürüyor; 1930'ların Amerika'sına. Alice adındaki İngiliz kızımız baskıcı ailesinden ve sıkıcı hayatından öyle bunalıyor ki karşısına çıkan Johnny Bravo kıvamındaki yakışıklı Bennett'a gönlünü kaptırıveriyor ve engin hayaller eşliğinde Amerika'ya olan yolculuğu da böylece başlamış oluyor.
Hayaller... Sıkıcı, baskıcı, kısıtlanan bir hayattan kurtulmayı içeriyor bu enginlik ama Alice bir şeyi unutuyor. Hayaller ve hayatlar nadiren birbirine uyum gösterirler. Baskıcı bir aileden daha baskıcı bir ailenin kucağına düşüveriyor Alice. Kayınbabası çok otoriter ve evdeki her şeye karışıyor; üstelik Alice ve Bennett'ın evliliği de pek evlilik gibi değil. Yatak maceraları tam anlamıyla fiyasko.
Böylece Alice karşısına çıkan bir fırsatı hiç düşünmeden kabul ediyor. Atlı Kütüphanecilik... Kadınlardan oluşacak olan bu topluluk dağ bölgesinde yaşayan her bir kişiye itinayla kitap ulaştırmayı hedefliyor. Kitapsız hiçbir insan kalmayacak! Düsturları bu ve takdir topladığı kadar kem gözleri de üzerlerine çekiyorlar. Alice at sırtında kitap taşıdığı bu süreçte pek çok şeyi sorguluyor. Aşkı ve arkadaşlığı tadarken o yıldızın altında çok daha parlak bir geleceği, insanın kendi elleriyle inşa edebileceğinin de farkına varıyor.
Dikkatimi çeken kısımlar:
-Anlatım yine beni mest etti. Jojo Moyes kelimelerle oynarken okurun beş duyusuna da hitap ediyor. Atlar ve vahşi otlarla dolu bir alan kokusuyla, görseliyle ve hisleriyle zihninize adeta taşınıyor.
-Toplumsal mesajları oldukça dikkat çekiciydi. Irkçılığı, kadınların o tarihteki konumunu (ki günümüzde bile bu konum hala varlığını sürdürüyor ne yazık ki), kitaplara daha doğrusu bilgiye nasıl bir gözle bakıldığını, gaddarların insanların bilinçlenmesinden ne denli korktuğunu, doğanın güzelliğini ve bunu kirleten insanlığı, işçilerin olmayan haklarını... ve daha nicesini incelikle işleyerek gözümüze sokmuş Jojo Moyes. Sayfaları çevirirken insan bir anda sorgulamaya başlıyor, düşünüyor ve bu kitap okurlarına kesinlikle bir şeyler katıyor.
-Karakterlerin her bir sayfada kendine bir şey katarak son satırlara kadar gelişmesi. Karakter evrimi gayet iyiydi.
-Alice'in aşkı bulup da bunu bu kadar geç yaşaması bende buruk bir his bıraktı. Daha önce keşfedilen duygular ve kenetlenmeyle Alice kadar okur da kendini daha güçlü hissedebilirdi.
-İnsanların korkuyla baktıkları Atlı Kütüphane olayına zamanla ısınmaları ve hatta kitapları merakla beklemeleri, kitap giren evlerin tatlı değişimi ve renklenen zihinlerin dünyayı ne de güzel bir hale getirdiği... bunları hepsi iç ısıtacak cinstendi.
Özetle, mesajları çok doğru ve güzel bir şekilde veren ama mesaj verme kaygısıyla akıcılığı biraz azalan, hayvan ve doğa severlerin mest olacağı (ki bir kokarcanın katlettiği kıyafetler bile anlatılıyor) betimlemeler sunan bu kitap okunmalı derim.