İnsan sadece kendi mutluluğunu, iyiliğini isterse kısacası bencillik yaparsa mutlu olabilir mi?
peki mutsuzken, tüm ümitlerin yitirildiği, hayattan beklenti kalmadığında, yaşamanın anlamı kalır mı?
Yalnız ve çıplak geldiğimiz bu dünyadan yalnız ve çıplak olarak ayrılacağız. Ancak bunu unutup da sahip olduklarımızı, maddi-manevi her şeyi sadece kendimiz için istediğimizde, kendimiz için kullandığımızda olası kayıplarımız ve bu kayıplarımızın yarattığı acı dayanılmaz boyutlarda olacaktır.
"Sevgi Neredeyse Tanrı Oradadır" isimli ilk hikayede Hristiyanlık dininin öğretilerine dair bir anlatım sergilense de aslında tüm dinler için geçerli olan evrensel diyebileceğimiz kurallardan bahseder. Sadece almaya, tüketmeye odaklı bir hayat tarzı dayatılmış olan biz modern dönem insanına yaklaşık 150 yıl öncesinden bu hikaye ile seslenir Tolstoy. "Mutluluğu, huzuru almakta arama, vermekte bulacaksın!" der.
...
Bir çok yönden güvenilemeyecek, zan altında olan bir adama güvenir miydiniz? Size zarar verebileceğini hesaba katmadan herhangi bir şey emanet edebilir miydiniz? Peki ya sonsuz güvenin insanı değiştirebileceğine dair inancınız nedir? Eğer cevabınız olumsuzsa "Polikuşka" öyküsü tam da size göre..
...
Ölüm... Ölüm herkese her canlıya gelir. Doğa eskiyeni, çürümüş olanı alır ve yenisini taptaze olarak geri verir. Doğanın kanunu böyledir. Ölüm ya pis bir pansiyon köşesinde bulur insanı ya da yumuşacık bir yatakta, kuş tüyü yastıklar içerisinde gelir. Ama gelir. "Her canlı ölümü tadacaktır." yazar Kur'an-ı Kerim'de de.
Ölüm sadece insana özgü müdür? Tolstoy bu sorunun cevabını Üç Ölüm hikayesinde verir okuyucusuna. İki farklı insanın, farklı zamanlarda, farklı mekanlarda ölümünü okurken üçüncü ölümün bir ağacın ki olacağını tahmin edemez okur. O son sayfa gelip de öyküyü bitirirken, unuttuğumuz bir gerçeği yüzümüze vurmaktan çekinmez Tolstoy. Ağaçların da canlı olduğu ve onların da ölebildiği gerçeği..
...
İnsanın soyundan gelen zenginliği, azameti, doğanın bahşettiği fiziksel gücü, Yaradan'ın lütfettiği zihinsel gücü, maddi imkanları vs. İnsanların tüm bunlara ya da bir kaçına sahip olması, bunlara sahip olmayan canlılar üzerinde tahakküm kurma hakkı verebilir mi? İnsan sadece fiziki olarak daha güçlü diye başka bir canlıya kendi zevkleri için zarar eziyet edebilir mi? Maddi isteklerini yerine getirmedi diye bir cana kıyabilir mi?
Yaradan, bizlere çeşitli ayrıcalıklar, üstünlükler, güzellikler bahşediyor. Ancak bizler gibi diğer yarattığı canlılara yerli yersiz acı çektirme ayrıcalığını verdiğini hiç sanmıyorum. Tolstoy da böyle düşünmüş ki "Asuri Hükümdarı Kral Asrhadon" öyküsünde eziyet ettiğimiz canlının yerinde biz olsaydık ne hissederdik? sorusunun cevabını veriyor.
...
İnsan mutluluğu nerede arar?
Yüzyıllardır hatta bin yıllardır insanların aklında, yüreğinde var olagelmiş bir sorundur, mal varlığı. "Bir kaç dönüm tarlam olsun, eker biçerim karnımı doyurur, ailemi geçindiririm. Mutlu mesut yaşarız.." O bir kaç dönüm tarla elde edildiğinde bu sefer de; "bir kaç dönüm daha tarlam olsa, onun ürünlerini satar ailemin ihtiyaçlarını gideririm, belki hayvan alır sürü yaparım.Rahat ve mutlu yaşarız." düşünceleri sarar insanı.. Aradan geçen bir kaç kuşak sonrasında benzer cümleleri yine duyarız. Ancak içerik başka olur; "Başımı sokacak bir evim olsun daha ne isterim" den başlar, "ikinci bir evim olsa onu da kiraya veririm, ek gelir olur"a gider düşünceler.. Borç, taksit vs. ikinci ev alınır yahut tarla büyütülür, sürü çoğaltılır vs. Peki sonra?
Sonra dönüp baktığında boşa geçmiş bir ömür kalır insanın elinde. Kırılan kalpler, hiç uğruna yitirilen dostluklar, kardeşlikler.. Ya huzurla, mutlulukla tatmin olmuş bir hayatın hayali nerede kaldı? Hangi tarlaya gömüldü? Hangi evin tuğlasına eklendi, harcına karıştırıldı?
İnsanın mutluluğu nerede aradığını, ararken neleri kaybettiğini ama aslında nerede araması gerektiğini anlatan bir öyküdür "İlyas"..
...
İnsanoğluyuz.. Yaradan, bize ruh üflerken biraz duygu da katmış olmalı. Seviniriz, üzülürüz, ağlarız, güleriz, kavga ederiz... Sonra bu kavgalar öyle büyür, yayılır ki neden kavga ettiğimizi de unuturuz. Nedenler gider, geriye sadece kin kalır. Halbuki Tolstoy'un "Küçükler Büyüklerden Akıllı Çıktı" öyküsündeki çocuklar gibi olmak gerek. Küstükten beş dakika sonra hiç bir şey olmamış gibi tekrar gülmek gülebilmek gerek. Sahi bunu ne kadar başarabiliyoruz?
...
İnsan toprağı, dağı, taşı hatta havayı sahiplendiğinde Rousseau'nun tabiriyle; "... toprak parçasını çitle çevirip, burası benimdir!" dediğinde doğaya ne kadar zarar verdiğinin farkında mıdır? Peki ya kendisi başkalarının emeğine muhtaç olduğunda nasıl bir değişime uğradığının bilincine varabilmiş midir? Kendi yaşadığı dönemde, Modernleşme, ekonomik gelişme, kapitalizm ... diye moda olan söylemlere inat Tolstoy, insanlığın bu gerçeğin farkına varabilmesi için yıllar sonrasına miras bıraktığı bir öyküdür "Tavuk Büyüklüğündeki Tohum"
...
Yayınevi baskılarına göre değişen ortalama 100-120 sayfalık bu küçücük kitapta Tolstoy, insanlığın temel sorunlarına dair güçlü sorular sormuş ve soruları kadar da güçlü cevaplar vermiş. Her yaştan insanın kendine dair, hayata dair kıssadan hisseler çıkarabileceği bir eserdir. Şiddetle tavsiye edilir.
İyi okumalar dilerim :)