Moda Sahnesi bu hayatta uğramayı en sevdiğim yerlerden biridir. 10 senedir tiyatro ile yakından ilgilenen bir tiyatro sevdalısı olarak özellikle Shakespeare yorumlamalarını çok sevdiğim bu sahnenin yeni oyunu Babamı Kim Öldürdü... Pandeminin biraz daha kontrollü olduğu dönemde sahneler de belirli kontroller dahilinde açılmıştı. Ben de tam bu sırada izleyebildiğim kadar oyun izlemek istedim. Başrolünü çok sevdiğim Onur Ünsal’ın oynadığı bu hikayeyle de ilk defa bu şekilde tanışmış oldum böylece.
Sahnede izlerken bana oldukça karışık gelen bu tek kişilik hikaye ancak kitabı edinip birkaç kez okuduğumda şekillendi benim için. Anlatılan anıların yazarın kendi hayatından kesitler olduğunu daha sonradan kitabı Zoom Meetings uygulaması üzerinden bizzat Onur Ünsal ile tartışma şansı elde ettiğimde öğrendim.
Dolayısıyla şimdi yazacaklarım bir tarafıyla da bu çok sevdiğim oyuncunun konuşmasından... Bilginize sunarım...
Babamı Kim Öldürdü gencecik bir yazar hatta belki de çağımızın bir filozofu olan Édouard Louis’in bize erkekliğin devletten yatak odasına her yeri nasıl etkilediğini anlattığı kısa ama yoğun bir eser. Babası ile yaşadığı etkileyici anıları sonucunda Fransız hükümetinin siyasi adımlarına bağlayıp daha önce belki hiç olmadığı kadar net bir şekilde eleştiren etkileyici bir monolog. Aile içi şiddeti, fakirliği, öteki olmayı anlatan ancak asla kendini acındırmaya yeltenmeyen bir olgunluğu var yazarın.
Siyasilerin ya da zenginlerin ya da zengin siyasilerin halkın yaşamıyla ilgili kararları öylece almasını, bu kişilerin aslında halkı tanımaması ya da fakirliği bilmemesi hatta böyle şeylerin varlığının farkında bile olmamasına bağlıyor E. Louis babasının hayatı üzerinden. Tanıdık geldi mi? :) Fransız hükümetinin işçilerin maaşlarından 5 dolar kesmelerinin hükümet için ne kadar önemsiz ancak Louis’nin ailesi için ne kadar yıkıcı olduğunu söylüyor. Babasının da desteklediği hükümetin nasıl babasının belini büktüğünü (gerçekten büktüğünü) ve babanın tüm desteğine rağmen aynı hükümetin artık işe yaramayan bu babayı nasıl elinin tersiyle eskisinden daha da kötü bir yaşama öylece bıraktığını anlatıyor.
“Homofobi = yoksulluk.” diyor hikaye bize. Erkek dünyanın içinde olmanın, onu desteklemenin, hatta gay oğlunu kabul etmemenin babasını nasıl adım adım çürüttüğünü görüyoruz sayfaları geçtikçe. Önce erkekliği savunan bir mantalite dahilinde okulunu bırakarak bir fabrikada işe giriyor. Sonra hayatı boyunca belirli kalıplara uyup sistemi asla sorgulamadan ve karşılığını almadan deli gibi çalışıyor. Bir iş kazası sonucunda sakatlanıp çalışamaz hale geldiğinde ise yeni yasaların artık onu korumadığını, o çok sevdiği ve yücelttiği sistemin aslında onu hiç de sandığı gibi umursamadığını görüyor. Belki tüm bu yaşadıklarından dolayı belki de kurbanı suçlamanın ne büyük yanlış olduğunu bildiğinden dolayı Eduard Louis dikkatleri babasına değil babasını bu hale getiren hükümete çeviriyor. Bunu yaparken de tüm isimleri bir bir söylüyor ve sanki bize “Hayatınızı etkileyen bu siyasilerin isimlerini unutmayın, unutturmayın. O isimleri söyleyin.” diyor.
Bu kitap aldığımdan beri dönüp dönüp okuduğum her okuduğumda da farklı bir anlam çıkardığım bir kitap oldu. Bu nedenle bir okuyuşta bitirilecek değil de sanki her yaşta, her yeni siyasi olayda, her yeni bakış açısında dönüp incelenmesi gereken bir kitap oldu benim için. Oyunu da hazır online iken izlemenizi tavsiye ediyorum!
Yazarın diğer kitapları da çeviri aşamasında. Hatta bir televizyon dizisi bile geliyor. Okumak için sabırsızlandığım yazarlardan biri oldu Édouard Louis. Umalım ki Moda Sahnesi bu yeni çevirileri de sahnelesin. Ben de gidip izleyeyim! :)
Genç yeteneklere selamlarla...