Şebnem İşigüzel'in, gene büyük bir keyifle bitirdiğim kitabı Gözyaşı Konağı.
1876 yılında, Büyükada'da geçer dram yüklü hikâye. Romanın kahramanı Emine gayrimeşru bebeğe hamiledir. İstanbul'dan Ada'daki köşke gönderirler kalfaları Bedriye'yle. Baba ve ağabeyi durumdan bihaberdir. Sadece annesi, 2 kız kardeşi ve halası bilir durumu. Hamileliği kapalı kapılar ardında geçer Emine'nin. Etraftaki komşuların duymaması gerekir, ancak yerin kulağı var derler ya, duyulur gayrimeşru çocuk dünyaya getireceği. Horlanır, dışlanır, taşa tutulur. Diğer kardeşlerinin aksine, "asi ve hür mizaçlı" kızdır Emine: "Erkeklerin en büyük kötülüğü kadınları kendilerine benzetmeleridir. Oysa kadın kendi cinsi içinde, kadın gibi kadın olarak hür ve serbest olmalı" diye haykıracak kadar.
Ve çok sevdiği adanın yamaçlarında gezinirken kalfasıyla, henüz bebeği ana rahmindeyken Mehmet'le karşılaşır. Mehmet, Avrupa'da hukuk eğitimi görmüş; özgürlüğe, eşitliğe, kardeşliğe inanmış; hukuksuzluk ve adaletsizliğin bütün toplumları batağa sürükleyeceğini düşünen, bu yüzden de istibdat rejimi tarafından vatan haini ilan edilmiş bir aydındır. Denizin ortasında, dalyan kulübesinde kurduğu gizli saklı hayatta, kaçak olarak yaşamaya mahkûm edilmiştir. İlk bakışta aşk denilen duyguya kapılırlar Emine'yle. Aşk öylesine yakınlaştırır ki, öylesine yakar kavurur ki bu iki genci, yaralarına merhem olabilecekler mi, birlikte tanıklık edeceğiz elbette.
Sadece iki âşık gence mi? 5 yaşında köle pazarına satılan, haremde geçen zamanı unutmak için Avrupalı kadınların yaşamına öykünen annesinin; kız kardeşleri Hicran ve Fatma'nın düşlerinin; saraya borç veren babasının ev halkı üzerindeki baskısının; her daim yanlarında olan Bedriye kalfanın yaşadıklarının hiç mi hükmü yok? Hele ki bir karış bebenin, 40 günlük Ahmed'in?
Anlayacağınız, İşigüzel akıcı diliyle gene sarıp sarmalamış biz okuru. Ada'nın dinginliğine acıyı, hüznü, gözyaşını akıtmış; aşkıyla, sevdasıyla coşturmuş denizini...
Yazarımız, "...hayat dolu romanla yeni bir ses katmış sesine..."