İki dağın arasına sıkışıp kalmış, dağın eteklerinden sular kıvrıla kıvrıla uçsuz bucaksız denizle buluşup kaynaşmış kasaba"da, A'dan Z'ye öyküler sıralandı peşi sıra haneme. Her öykünün içinde bir ben buldum nedense. Kadınlar, çocuklar vücut buldu sayfaların arasında. Erkekler dışarıda, kahvehanelerde hükmünü sürdüler "sigaradan sararmış bıyıklarının altından çatallanmış sesleriyle". Aşkı, kasabalarına yeni gelmiş, taze renklenmiş bir kutunun ardından öğrenen "çocuk annelerle" oturup kalktım 2 gün boyunca. Yanık sevdalarını gizlice yaşamak zorunda kalmış, bir de karnında bir cenin bırakılmış çaresiz gencecik kızların saçlarını okşadım onlarla gözyaşı dökerek. Anarşikin Kızının sevincine, hüznüne, hayal kırıklıklarına tanıklık ettikçe, 80 darbesine nefretimi kustum tekrardan. Gülizar'la yıkılan Berlin duvarını yeniden hatırladım. Kasabaya kurulan panayırı Kabin ve Rayiha'yla gezdim. Saten'in Moher'e ördüğü kazakla ısınıp, Moher'in Saten'e diktiği gecelikle üşüdüm. Bir kadının aşkının meyvesine nasıl kıydığını, çaresizliğine dayanamayıp ah vah ederek dizlerimi dövdüm, ben de onunla birlikte çaresizliğime yandım. Ve daha satırları dolduramayacağım duygular.
Nihan Eren'in Hayal Otel'den sonra tekerleme tadında okuduğum ikinci kitabı Yavaş. Hayal Otel'i de aşkla okuduğumu paylaşımımdan biliyorsunuz. Bir kasabada geçen, kısa öykülerden oluşan, her öykünün bir öncekiyle bağı olan, çok bilindik sorunlarımızı masalsı diliyle konuşturan, 70-80'lerin, yani benim kuşağımın izlerini taşıyan şahane bir kitap.
Eren, cümleler içinde kelimeleri, kimi zaman lirik, kimi zaman da "orkestra" eşliğinde adeta dans ettiriyor. Güçlü kalemiyle, doğadaki tüm varlıklara can verirken, gözlem yeteneğini de coşkun sular gibi akıtıyor.
"İki parçalı dünyanın bir bütün edemediğini" görmek, eski Türk filmi tadında öyküler okumak, beyaz perdenin ardındaki hayatlara dokunmak isterseniz, Nihan Eren'le mutlaka tanışın derim.❤