Nereden başlayacağımı bilemiyorum ama şu ana kadar okuduğum en etkilendiğim kitaplardan biriydi. Bunu çok net ve kesin bir şekilde söyleyebilirim. Bana gerçekten çok şey yaşattı. Öylesine başarılı bir roman ki, okurken her şey gerçekmiş gibi geldi; sanki ben de yaşadım.
Muhteşem bir kurgu… Bunun yanı sıra bir dönemin incelikle anlatılması ve tüm bunların ustaca harmanlanması bende derin etkiler bıraktı.
Konusuna gelince; 1970’ten 2007’ye uzanan tutkulu bir aşk hikâyesi demek az kalır. Bu, Füsun ve Kemal’in hikâyesi.
Füsun; biraz inatçı, eşsiz bir güzelliğe sahip, hayallerinin peşinden koşan, idolü Grace Kelly olan yoksul bir genç kız. Kemal’in uzaktan akrabası.
Kemal ise İstanbul’un zenginlerinden; çapkın, tembel, mirasyedi, korkak, duygusal ve iradesiz bir adam.
Buraya kadar zengin oğlan–fakir kız hikâyesi gibi görünebilir. Ama aslında bu; acı, hüzün, sevinç ve heyecanın harmanlanarak mutlulukla sınandığı bir hikâye.
“Hayatımın en mutlu anıymış, bilmiyordum.”
diye başlayıp,
“Herkes bilsin çok mutlu bir hayat yaşadım.”
diye biten bir kitaptan çok şey çıkarabiliriz.
Roman sadece bir aşkı değil, dönemin ruhunu da çok iyi yansıtıyor. 1980 darbesi, siyasi otorite, sokağa çıkma yasakları, alkole ve sigaraya düşkünlük, sınıfsal farklılıklar… Tüm bunlar arka planda sürekli kendini hissettiriyor.
Tabii ki romandaki karakterler sadece Füsun ve Kemal’den ibaret değil. Ancak ilginç bir şekilde bu kitapta favori bir karakterim olmadı. Çünkü hepsinin bana ters gelen yanları vardı. Normalde okuduğum her kitapta mutlaka içselleştirdiğim bir karakter olur; bu kez tam tersi oldu. Bu da benim için farklı ve düşündürücü bir deneyimdi.
Füsun’un inatçılığı, Kemal’in korkaklığı, Sibel’in statü sevdası… Bunlar beni kendine çeken özellikler değildi.
Bir diğer güzel yanı ise yazarın da