Demander la lune*
Puan vermedi·208 syf.··
2021 5. kitabı
·
10 günde okudu
·
Okunma: 26 Haziran 2021 16:22
Benim için öyle özel bir kitap ki, nereden başlayacağımı kestirmek güç! Hayatı kâğıt üzerinde yaşayan biri için çok derinlikli, çok ikna edici hislerle tanıştım. Roman, Philippe ve Isabelle'in birbirlerine yazdıkları uzunca iki mektuptan oluşuyor. (Öncelikle incelemeyi okuyacak kişilerin tercihen, kitabı okuduktan sonra buraya gelmesini rica ediyorum.) Maurois aşkı, durmaksızın bize verilmeyeni talep ettiğimiz bir duygu olarak betimliyor. Sadece talep ediyorsun, ama elde edemiyorsun. Aşk, doğası gereği, iki kişinin birbirine ait olabildiği bir dünyada barınamıyor. Philippe, zihninde yarattığı o ideal kadına kimi zaman Denise, Odile kimi zaman Helene adını veriyor. Fakat ismi ne olursa olsun o kadın sadece bir arzu nesnesi olarak kalıyor. Okur açısından hikâyenin trajedisini de bu yaratıyor. İstese sevgi dolu, müreffeh, huzurlu bir hayat sürdürebilmesinin önünde hiçbir engel olmayan Philippe, bir gün olsun mutlu olamıyor. Sorun Odile'in sadakatsizliği mi? Az sevmesi mi? Hayır. Philippe, kendisini az seven, sürekli aldatma ihtimali bulunan, daima elinden kaçıracağı bir Odile'e aşık olmayı kendisi istiyor. Öyle ki kitabın ikinci kısmında neredeyse Isabelle'den bile böylesi bir kadın yaratacaktı. Fakat Isabelle de kendi arzu nesnesini koruma peşinde: rolünü Phillipe'e kaptırmıyor. Philippe kadınlarda hep kendi istediğinden farklı olan şeye hayran oluyor. Fakat bu farklılık yüzünden de onları istediği gibi elde edemiyor. Buradan varılacak iki sonuç çıkıyor: ya kadınlar Philippe'in arzusuna göre değişmeli -o zaman da Philippe'in aşık olması için bir sebep kalmaz- ya da kadınlar kendi oldukları şeyde ısrar etmeli -bu durumda da yolları mutlak biçimde ayrılıyor-. Kuyruğunu kovalayan yılan gibi dönüp duran bir sarmal... Başlığa da bu yüzden "imkânsızı istemek" anlamında çok sevdiğim Fransızca bir deyimi yazdım. Birebir çevirirsek Ay'ı istemek anlamına geliyor. Evet, Philippe Ay'ı istiyor. Ama bu Ay idealinin temsilleri sürekli isim değiştirdiği için Philippe'in aşkı okura gerçek bir samimiyet hissi veriyor mu? Bana vermedi. Maurois, kahramanlarının seçimlerini, düşünce biçimlerini izi sürülmeyecek biçimde köksüz bırakmamış. Hem Philippe'in hem de Isabelle'in -hatta Odile'in bile- çocukluklarının geçtiği ortama, ailelerinin genel fikirlerine yönelik pek çok ipucu veriyor. Philippe, yirminci yüzyılın başında Fransa'da, geleneklere sıkı sıkıya bağlı, kuralları ve kendince ağırlığı olan bir ailede yetişiyor. Aşık olduğu kadınlarda onu çeken taraf da hep bu ağırlığa aykırı, özgür, canlı, ele avuca sığmaz davranışlar oluyor. Elbette ki insanın kendine arzu nesnesi olarak seçeceği şey, hep önünde duran, sürekli kendisine salık verilen şey olamaz. Philippe de bu açıdan beklendiği gibi davranıyor diyebiliriz. Hakikatin değil, gölgenin; gerçeğin değil, idealin peşinde geçen bir hayat. Yaşamının sonlarına doğru Philippe de bunu itiraf ediyor: "Yaşamım uzun bir hata oldu bence. Görünüşte, bir mesleği yürütüyorum. Gerçekte ise, biricik uğraşım kadınlar yoluyla erişebileceğimi sandığım mutlak mutluluğun ardından koşmak, bundan daha boş bir kovalamaca da yok. Kusursuz hükümet olmadığı gibi, mutlak aşk da yok..."
1000k
İklimlerAndre Maurois · Helikopter Yayınları · 20083,471 okunma
·
64 Gösterim
Yorumlar
Lütfen giriş yapınız.