Puan vermedi·170 syf.····Okunma: 15 Haziran 2021 00:43 Burada anlatılanlar, Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra araştırma konusu olan ve "dikenli tel hastalığı" sendromuyla tanışmamızı sağlayan cezaevi yaşamı psikolojisine katkıda bulunabilir. Le Bon'un bir kitabındaki çok iyi bilinen bir deyişi biraz değiştirerek anacak olursam, "kitlelerin psikopatolojisine" ilişkin bilgimizdeki derinleşmeyi, İkinci Dünya Savaşı'na borçluyuz, çünkü bu savaş bize sinir savaşını ve toplama kamplarını kazandırdı.
s. 21
Psikiyatride "af yanılsaması" denilen bir durum vardır. İdama mahkûm edilen bir insan, infazından hemen önce, son dakikada affedilebileceği yanılsamasına kapılır.
s. 25
Kamp sakinlerinin rüyalarında en çok görülen şey neydi? Ekmek, pasta, sigara ve ılık banyo. Bu basit arzuların giderilmemesi, arzu giderici (wishfulfilling) rüyaların görülmesine neden oluyordu. Bu rüyaların işe yarayıp yaramadığı ayrı bir konudur; rüyayı gören, kamp yaşamının gerçekliğine ve bununla rüyasındaki yanılsamalar arasındaki korkunç zıtlığa uyanmak zorundaydı.
s. 43
İçsel yaşamdaki bu yoğunlaşma, tutuklunun geçmişe kaçmasını sağlayarak, varoluşunun boşluğundan, terk edilmişliğinden ve tinsel yoksulluğundan kurtulmasına yardım ediyordu. Hayallere dalabildiği zaman, tutuklunun hayal gücü, geçmişin, çoğunlukla önemli değil, önemsiz olaylarıyla ve küçük ayrıntılarıyla oyalanıyordu. Nostaljik belleği bu olayları yüceltiyor ve garip bir yapıya sokuyordu. Dünyaları ve varoluşları uzak gözüküyor ve ruh, özlemle bunlara uzanıyordu: Kendi hayalimde otobüslere biniyor, dairemin ön kapısını açıyor, telefona cevap veriyor, ışıkları açıyordum. Düşüncelerimiz sık sık bu tür ayrıntılar üzerinde odaklaşıyordu ve bu anılar insanı ağlatabiliyordu.
s. 54
Kuşkusuz, kalabalıktan uzak durmanın olası, hatta gerekli olduğu zamanlar da vardı. Yapılan her şeye her an dikkat edilen zoraki bir topluluk yaşamının, en azından geçici bir süre için de olsa, toplumdan kaçmaya yönelik dayanılmaz bir güdü yarattığı çok iyi bilinmektedir. Tutuklular, yalnız olmanın, kendileriyle veya kendi düşünceleriyle baş başa kalmanın, özel yaşamın hasretini çekiyorlardı.
s. 66
"Geçici varoluşu"nun sonunu görmeyen bir insan, yaşamdaki nihai bir hedefe yönelemiyordu. Normal yaşamdaki birisinin tersine, gelecek için yaşamaktan çıkıyordu. Bu nedenle içsel yaşamının yapısının tamamı değişiyor, yaşamın diğer alanlarından bildiğimiz çürüme belirtileri oluşuyordu. Örneğin işsiz madenciler üzerinde yapılan araştırmalar, işsizliklerinin sonucu olan bir tür zaman - içsel zaman - deformasyonu yaşadıklarını ortaya çıkarmıştır. Tutuklular da bu garip "zaman deneyimi" ni yaşamışlardır. Kampta, küçük bir zaman birimi, örneğin her saati işkenceyle ve yorgunlukla dolu olan bir gün, sonsuz gibi görünüyordu. Daha büyük bir zaman birimi, örneğin bir hafta, daha hızlı geçiyor gibiydi. Kampta bir günün bir haftadan daha uzun olduğunu söylediğimde yoldaşlarım bana katılmıştı. Zaman deneyimimiz ne kadar çelişikti! Bu bağlamda Thomas Mann'ın, son derece doğru psikolojik notlar içeren Büyülü Dağ adlı eserini anımsarız.
s. 86
Varoluşsal boşluk temel olarak kendini can sıkıntısı durumunda dışavurur. İnsanlığın, bunaltı ve can sıkıntısından oluşan iki uç arasında sonsuza kadar mekik dokumaya mahkum olduğunu söyleyen Schopenhauer'i anlayabiliriz. Gerçekte bugün can sıkıntısı, bunaltıdan daha çok soruna yol açmakta ve elbette psikiyatristlere, çözüm bekleyen daha çok sorun sunmaktadır. Ve bu sorunlar giderek daha çok belirleyici olmaktadır, çünkü ilerleyen otomasyon, bir olasılıkla, ortalama çalışanın boş zamanın da büyük bir artışa yol açacaktır. Bunun üzücü olan yanı, bu insanların, yeni kazandıkları boş zamanlarında ne yapacaklarını bilmemeleridir.
Örneğin, "Pazar günü nevrozu"nu, yani hafta içinin yoğun işlerinin telaşından sıyrılan ve kendi içlerindeki boşluk belirginleştiği zaman yaşamlarının içerikten yoksun olduğunun farkına varan insanların yaşadığı tatil depresyonunu ele alın. Birçok intihar olayı, bu varoluşsal boşluğa (vakuma) bağlanabilir. Depresyon, saldırganlık, uyuşturucu vb. alışkınlığı gibi bu türden yaygın olguları, bunların altında yatan varoluşsal boşluğu kavrayamadığımız sürece anlayamayız. Bu ayrıca emeklilerin ve yaşlı insanların yaşadığı krizler için de geçerlidir.
s. 121
Logoterapiye göre bu yaşam anlamını üç farklı yoldan keşfedebiliriz: 1. Bir eser yaratarak ya da bir iş yaparak; 2. Bir şey yaşayarak ya da bir insanla etkileşerek; 3. Kaçınılmaz acıya yönelik bir tavır geliştirerek.
s. 125
Bir süre sonra, yakın bir gelecekte ölecekmişim duygusuna kapıldığımı anımsıyorum. Ne var ki bu kritik durumda tasam, yoldaşlarımın çoğundan farklıydı. Onların sorusu şöyleydi: "Bu kampta hayatta kalacak mıyız? Kalmayacaksak, bütün bu acıların hiçbir anlamı yok." Benim sorumsa şuydu: "Bütün bu acıların, çevremizdeki bunca ölümün bir anlamı var mı? Çünkü eğer yoksa hayatta kalmanın kesinlikle hiçbir anlamı yok! Çünkü anlamı böyle bir rastlantıya bağlı olan bir yaşam, nihai anlamda yaşanmaya değmez."
s. 130
Bir süre sonra, bu grubun tamamına hitaben bir başka soru sordum. Sorum, polilmiyelitis serumu geliştirmek için kullanılan ve bu nedenle orası burası delik deşik edilen bir maymunun, çektiği acının anlamını kavrayıp kavrayamayacağıyla ilgiliydi. Gruptaki herkes, elbette kavrayamayacağını söyledi; sınırlı zekasıyla maymun, acının anlamının anlaşılabildiği tek dünya olan insanların dünyasına giremezdi. Bunun üzerine aşağıdaki soruyu ortaya attım: "Peki ya insanın, kozmosun evrimindeki bitiş noktası olduğundan emin misiniz? Başka bir boyutun daha olduğu, başka bir dünyanın, insan acısının nihai bir anlam bulacağı bir dünyanın olduğu düşünülemez mi?"
s. 132
İnsandan istenen şey, bazı varoluşçu felsefecilerin savunduğu gibi yaşamın anlamsızlığına katlanmak değil, yaşamın koşulsuz anlamlılığını ussal terimlerle kavrama yetkisinden yoksun oluşuna da yanmaktır Logos (anlam), mantıktan (logic) daha derindir.
s. 133