"Nesini söyleyeyim, nesini anlatayım, nereden başlayayım, nerede bitireyim bilmem; böyle dile söze gelmez şeyleri insan kulağıyla değil, yüreğiyle duyabilir ancak. Bizim acımızın üstünde acı yoktur, bizim figanımızın üstüne figan yoktur. Şengal Dağı kadar büyüktür derdimiz, göğsümüzün üstüne oturmuştur. Öyle çok kanımız döküldü ki, iki nehrin suyu bu kanı yıkamaya yetmez. Ulu Fırat, ulu Dicle bile temizleyemez bu lekeyi. Ooooy oy, oy. Ocağımız sönmüş bizim, kolumuz kesilmiş bizim, hanemize baykuşlar konmuş bizim, hikâyemiz kıyamete kalmış bizim."
Her şey gazeteci olan İbrahim'in, rutin yazıişleri toplantılarındaki bir haberin önlerine gelmesiyle başlar: "ABD'nin Jacksonville şehrinde, abilerine ait pizza lokantasında çalışan Hüseyin Yılmaz adlı bir Türk'ü, Amerikalı İslam düşmanı ırkçılar bıçaklayarak öldürmüştü." Mardin doğumlu genç, İbrahim'in aynı sırayı paylaştığı, misket oynadığı çocukluk arkadaşıdır.
Yıllarca görmediği Mardin'e geldiğinde kasvetli bir havayı içine çeker İbrahim. Çocukluğundaki Mardin geride kalmıştır. Süryanisi, Mecusisi, Zerdüştü, birçok kadim halkın ahbaplık ettiği şehrin üstünde karabulutlar esmektedir.
Peki neydi Hüseyin'i ölüme sürükleyen koşullar? İz sürmeye başlar İbrahim, bir zamanlar babasının elinden tutup gezdiği Mardin sokaklarında. Öğrenir ki, Hüseyin Sağlık Yüksek Okulu'nu bitirmiş. Suriye'den gelen göçmenlerin kamplarına gelen Sınır Tanımayan Doktorlar grubundaki doktorlarla göçmenlerin dertlerine derman olmaya başlamış. Birçok gerçekle de orada yüzleşmiş. IŞİD zulmünden kaçanları, özellikle Yezidilere yapılanları gördükçe, duydukça kahrolmuş. Saplantıya dönüşmüş Yezidiler Hüseyin'de. Meleknaz adlı, bebekli Yezidi kızı sevmiş. Hem de nişanlıyken. Hem de nişanı atacak kadar. Meleknaz'ı kamptan çıkarıp, ailesinin yanına götürmüş. IŞİD militanlarının hedef tahtasına oturmuş. Silahlı saldırıya uğramış, kurtulmuş. Ardından ağabeyleri tehlikeden korumak için Hüseyin'i Amerika'ya götürmüş. Ancak ecel peşini bırakmamış Hüseyin'in gurbet ellerde.
Zülfü Livaneli'nin gene dupduru Türkçesiyle insanlık ayıbına tanıklık ediyoruz Huzursuzluk kitabıyla. Kendi deyimleriyle, "insanlık ağacının kırılmış dalları" olan; Yahudilikten, Hıristiyanlıktan, Müslümanlıktan önce, 6 bin yıllık geçmişe sahip; kutsal kitapları Mushafı Reş'in kayıp olmasından dolayı, âdetleri babadan oğula, anadan kıza ezberle günümüze ulaştığından Kelamın Çocukları adını alan "Ezidiler"e yapılan vahşeti kanımız çekile çekile okuyoruz. Öğreniyoruz ki, Melek Tavus'un kutsadığı kadim halkın çocukları, "iyiliğin ve kötülüğün ötesinde bir yer olduğuna inanırlar"mış. İslam düşmanı ilan edilen, köyleri basılıp çoluk çocuk demeden vahşice katledilen, 8 yaşındaki çocukların ırzına geçilen, kâfir ilan edilen, yüzlerini günde 3 kez güneşe dönüp dualarını eden, tarihte en çok soykırıma uğramış bu insanlara zulmü reva görenlerin kanlı ellerini hangi ibadet, hangi din temizler?
Ben de İbrahim gibi "huzursuz"um. Ve ben de İbrahim gibi elbette sorguluyorum: "Bütün bunlar olurken bu kadar dinin tanrısı ne yapıyordu?"