·168 syf.····Okunma: 09 Temmuz 2021 23:55 Yaşar Kemal'in önsözüyle: "Zülfü büyük kapıdan bu romanıyla girmiştir."
Herkese merhaba dostlar. Bugün Zülfü Livaneli'nin, 2009 Orhan Kemal Roman Armağanı'na layık görülen ve pek çok dile çevrilip dünya çapında okunan 'SON ADA' kitabıyla karşınızdayız.
Kitap hakkında söylenecek o kadar çok şey var ki... Günümüzdeki deyim yerindeyse 'hastalıklı demokrasi' anlayışını alegorik (sembolik) bir anlatımla gözler önüne seren bir eser diyebilirim. Kitabın içerisindeki martıları o kadar çok şey ile özdeşleştirdim ki artık onların okurken martı olarak düşünemedim. Sürekli günümüzden, geçmişten ve ne yazık ki gelecekten senaryoları izlediğimi hissettim. Kitabın başlangıcı biraz ütopya olarak başlasa da devamında ütopyaların insan eliyle nasıl da kolay distopyalara dönüşebildiğini acı bir şekilde deneyimledim. Ve en sonda ise yazarın yanlış bilmiyor isem Gezi Parkı direnişçilerini selamladığı diyebileceğimiz bir epilog bölümü mevcut. Umudunuzu asla kaybetmeyin dercesine bir final...
Güzel bir kitap için her şey mevcut diyebilirim.
İçeriği ise bir adada yaşayan 40 ev halkından bir gün birinin vefat etmesi üzerine onun yerine -eski- devlet başkanının taşınmasıyla zincirleşen olaylar bütünü diyebiliriz. Doğanın dengesinin bencilce bozulmasıyla birlikte habitatta oluşan bu dengesizliklerin insanlara adayı zindan etmesini konu alıyor. Benim söyleyeceklerim bu kadar, dilerseniz bir de yazarın kendisinden dinleyelim kitabını:
-Son Ada'nın anlatıcısı, adını kendisinin koyduğu bu yeri "son sığınak, son insani köşe" olarak niteliyor. Anlattığı, nerdeyse bir ütopya: "Herkes elinden geldiği kadarını, içinden geldiği kadarını yapıyordu.". Ancak bu durum uzun sürmüyor; ütopya olarak başlayan bu roman tam bir distopyaya dönüşüyor. Ada'yı dünyaya genişletirsek, bu durum evrensel ve kaçınılmaz mı sizce?
-Son Ada, belli bir ülkeyi anlatmamasına karşın, belki de benim en politik romanım. Türkiye ve dünya hakkında düşündüklerimi ıssız bir adada yaşayan insanlar, martılar ve bir diktatör ekseninde yazıya dökmeyi yeğledim. Çünkü milyonlarca haber ayrıntısı içinde kaybolan, gözden kaçırılan gerçeği, uzaklaştırarak, yabancılaştırarak daha kolay anlatabileceğimi düşündüm. İnsanlar yönlendirilmiş bir haber bombardımanı altında gerçeği yalandan, eğriyi doğrudan ayırt etmekte güçlük çekiyor. Zaten büyük kitleler dünü unutur, yarını ise düşünmez, sadece anı yaşarlar. Bu "an" ise iktidarların ve medyanın manipülasyonları ile oluştuğu için genellikle yanlış yorumlanır.