Sağ gösterip sağ vuran, aldatmayan dergi İzdiham Dergisi, 50. kez çıkmaya hazırlanırken 49. sayının üstünden şöyle bir geçmek iyi olacak.
"Bunaldık Ya Resulallah" niyazını kapağa taşıyan İzdiham, olana bitene kayıtsız kalmayacağını da ilan etmiş oluyor. Arka kapakta da aşkın kötü bir şey olmadığı ama her an kötülük yapabilecek bir şey olduğunu anlatan Ahmet Hamdi Tanpınar var. İki kapak arasında da çok şey var. Çok isim var.
Özer Turan, Cesar Vallejo, Mücahit Gündoğdu, Gökhan Özcan, Ferhat Toka, Meltem Gülname Kaynar, Tuğba Karademir, Ali Ayçil, Aytuğ Akdoğan, Bülent Parlak, İbrahim Varelci, Seda Nur Bilici, Serdar Aydın, Sulhi Ceylan, Mehmet Özcan, Emine Şimşek, Abdullah Harmancı, İbrahim Tekpınar, Cüneyt Gönen, Yasin Kara, Ahmet Enis Gürcan, Hüseyin Hakan, Yağız Yılmaz, Ravza Karakülah, Müseffa Küni, Mustafa Toprak, Muhammed Güleroğlu, Melek Bölükbaşı, Halil Ecer ve Dilek Kartal var.
Girişte, İzdiham Maarif Takvimi karşılıyor. Tarihe herkesten ve her şeyden adil şekilde bahsetmesi gerektiğini hatırlatacak kronolojiyi sunuyor. Mesela "Kalbinizi açtığınız insan size saygı göstermiyorsa," diyor, "kalbinizi çıkarıp kanlarıyla ona teslim edin." Asli görev budur.
Mücahit Gündoğdu, ölümün yaşamla olan temasını anlatıyor. Ölenle ölünmeyişi, kalanların yaşamak istencini yeniden tazelemelerine bağlayan Gündoğdu daha pek çok şey söylüyor. Ben de "ölümün illüzyonu, yaşanmış ile henüz yaşanmamış olan arasındaki boşluğu kendisinin doldurmasında saklıdır." diyorum. Bu yüzden ölünmüyor, çünkü bir anda ölebilseydik, bu kadar çok ölmezdik.
Gökhan Özcan, her zamanki gibi yalnızlığı üzerine oturacak şekilde dikip biçilmiş kaftan haline sokuyor. "Ne kadar saklambaç oyunu varsa hepsini kendimle oynasam." deyip bir mümkünü bir başka mümkünle süslüyor. Bize de büyülenmek kalıyor.
Tuğba Karademir, kendi kendisiyle konuşurken hemen hepimize müşterek bir seslenmenin yolunu yine buluyor. Yine isabetlice, yine yerden kalkabilmenin gücüyle. "Düşüş bitti." diyor. Düş de bitmiştir. Bence.
Ülkenin yetkin denemecilerinden Ali Ayçil, gözlemlerin gerçek yaşamla temasını yazarak ispata devam ediyor. Dağınık bir öğrenci evinin şöyle bir portresini çizen, ardından ülkenin ahvalini o portreyle ilişkilendiren metin açık bir sonuca ulaşıyor: "Türkiye, dağınık bir öğrenci evidir." Ama nasıl, ama neden? Uzun tutmamak için sizi oraya, metne davet edeyim.
Bülent Parlak, Gülünce Kan Kaybeden şiiriyle sevmek ve kötülük ilişkisine özgün bir şerh düşüyor: "Ben artık senin olmadığın yerlerde tesadüfe inanıyorum." Ama toplumsal gerçekliği, şehri, coğrafyayı, kanı ve susamışlarını incitmeyi ihmal etmeden. Tanpınar'ın gerçeğine en yakın yerden yetiştiriyor umudu.
İbrahim Varelci, şaşkınlara kılavuz olsun için aşkın tasvirini yazıyor. Onun çokluk içindeki biricikliğini, çatışma doğuran, yaklaşıp uzlaştıran noktalarını; öznelerin konumlarıyla birlikte hissi olanın politik metaya kadar indirgenme gafletini anlatıyor. Netice ve çözüm de ince işlenmiş: insan-insana ilişki geliştirin, toplumsal rollerle değil.
İnsan ruhunun derinlerine inmek için her türlü sebebi fırsat bilen Seda Nur Bilici, suçluluk hissi ve keder arasındaki uzamın vardığı travmaları bu kez Manchester By The Sea filmi üzerinden anlatıyor. Evlat kaybının oluşturduğu muhtemel çatlaklardan sızanları kendisine has üslubuyla ve uzmanlık alanına sadık kalarak aktarıyor: "Ortak noktalar olsa bile tipik bir kederden söz edemeyiz." Nokta. Bitti.
Her seferinde görünenin ardındakileri kurcalayan Serdar Aydın, bu kez de hepimizin bildiğinin arkasındaki bir kahramanı ifşa eder. Kendisini sokaklarda yetiştiren, oranın nabzıyla sözler yazan, besteler yapan, Müslüm Gürses ve Ferdi Tayfur gibi devlerin albümlerini de yöneten gizli bir kahramanın hikayesi var bu sayıda: Özer Şenay'ın hikayesi. Kana karışan şarkılarda onun parmağı var, diyor Aydın. Hakkı teslim ediyor.
On beş nedenli metinleriyle bildiğimiz Sulhi Ceylan, bu kez neden insanlara güvenmeyelim sorusuna on beş gerekçe sıralıyor. Kendi içerisinde keskin yargıları olan nedenlere şöyle uzaklardan bakınca hak vermemek elde değil. Yeni şeyler söylemenin peşinde değil Sulhi Ceylan. O, hepimizin şahitlik ettiği şeyleri yeniden söylemenin peşinde. Ne dediğiyle uğraşmak yerine niye öyle olduğuyla meşgul olursak Sulhi Ceylan'ın yazdıkları hak ettiği lezzeti verecektir.
Bir takvim ile iyiliği bulaşıcı hale getirmenin hikayesini Mehmet Özcan'dan dinlediğimiz metinde, iyiliğin ücretsiz ve sürekli olduğunu görüyoruz. Zahmetli bir çocukluktan sonra öğretmen olup doğup büyüdüğü coğrafyaya kendisini adayan Özcan'ın kıt imkanlarla başardığı sosyal sorumluluk çalışmalarını tebessüm ede ede okuyacaksınız.
Emine Şimşek, duyguları bir arkeolog titizliğiyle kazıyor, derine iniyor, oradan bizi bulup çıkarıyor. Bu kez içimizdeki yalnızlığı Nuran'la anlatıyor. Bir kiraz ağacıyla yaşıt Nuran'ı anlayan kimse olmayınca, annesi bile, ölmeye yakın Kiraz ağacı yetişiyor imdadına. Şefkatle bakınca eşyanın ruhunu görebiliriz diyor Emine Şimşek. Yeter ki sarılacak kadar samimice sevelim onları.
Yaşamın içindeki detayları gören Abdullah Harmancı, çağın telaş ve samimiyetsizliğinden bakınca para etmeyen değerli notları aktarıyor okuruna. "Sokakta vedalaştığınız insanla aynı yöne yürümenin mahcubiyeti gibi" mesela. Hangimiz yaşamadık ki? Bakmak, bu kez görebilmek için bakmak adına hepimizi birkaç dakika olsun düşünmeye davet ediyor Abdullah Harmancı.
Şu yaşıma vardıktan sonra durup geriye bakınca bir yarısı giden ömrümün iki nasihatini ve iki fotoğrafını yazdım. Tutmadığım iki nasihat ve unutamadığım iki fotoğraf. Oradan bana kalan usanmalar, yorulmalar, anne, baba ve daha birsürü şey.
Bir şehre tepeden bakmak aldatır. Hava peşindeki kartpostallar gibi makyajlı haliyle biliriz o şehri. Oysa gerçek içeride, sokaklarda ve sokaktakilerdedir. Müseffa Küni, Erzurum'u içeriden anlatıyor. On dört maddeyle hepimizi oraya çağırıyor büyük bir istek ve iştahla.
Buradayım adlı köşesinde sesini duymadığıklarımıza konuşma fırsatı veren Melek Bölükbaşı, kaldırım taşından seyyar satıcıya, mahallenin amcalarından meczubuna kadar iyisiyle kötüsüyle herkese söz hakkı veriyor. Kötüsü yok da, olanların da müsebbibi geçmişleri. Yadırgamadan evvel dinleyin diyor Bölükbaşı.
Her bir cümlesi ince işçilik isteyen Halil Ecer, susmak gibi kısacık bir eyleme kentin, toplumun, acının ve isyanın gözünden bakıyor, o eyleme uzun uzadıya konuş payı veriyor. Bu çağın aldatan yönlerine muhatap kalan insanın suni yaşamını teşhir ediyor Halil Ecer. "İnsanlar göz kararıyla yaşıyorlar." diyen yazar için susmak, susmak zorunda bırakılmak, bir insanın kendisi ve toplumu için yok olma sürecinin başlangıcı sayılır.
Yeni sayıyı da merakla bekliyoruz.