·110 syf.····Okunma: 29 Temmuz 2021 23:07 İnsan neden hep karanlık yolu tercih eder? İyi insan olabilmek bu kadar zor bir erdem midir? Havva her zaman şeytana uyup yasak meyveyi yemek zorunda mıdır? Renk ayrımı olmadan herkesin eşit yaşadığı bir dünya hayal edilemez mi? Güçlü olan zayıfı her zaman ezmeli midir? Beyaz siyaha üstün müdür? Karanlığın Yüreği’ni okurken aklıma gelen bu cevapsız sorular yüzünden kapkaranlık bir kasvet çöktü üzerime...
Peki bu kasvetli kara romanda Joseph Conrad bize neler anlatıyor? Bu sorunun yanıtı aslında yazarımızın hayatında gizli.Conrad, Polonya asıllı bir İngiliz vatandaşıdır.Kendisi naçizane bir denizcidir.Bir görev dolayısıyla gemisiyle Konga’ya bir yolculuğa çıkar.Kongo o zamanlar bir Belçika sömürgesidir.Kongo’da sömürge sistemi ile ilgili gördüğü manzaralar onu o kadar etkiler ki bu etki, nihayetinde Karanlığın Yüreği’nde bir kitap olarak dile gelir.Gerçek hayattan etkilendiğinden olsa gerek yazarımız kitapta çift anlatıcı kullanmayı tercih eder.Romanın başında bir güvertede toplanmış gemi mürettabatından birini, etrafı betimlemek için kullanır.Sonrasında mürettebattan Marlow adlı karekter başından geçen bir anıyı arkadaşlarına anlatmaya başlayarak asıl anlatıcı konumuna geçer.Zannımca Conrad’ın sesini kitapta Marlow olarak duyuyoruz.Marlow, zamanında bir İngiliz gemisinin kaptanlığına alınır.Görevi ise bu gemi ile zor bir nehri geçerek Kongo’ya varmak ve orada bulunan Kurtz adındaki İngiliz araştırmacıyı geri getirmektir.Kurtz, İngiliz hükümetinin Kongo’daki fildişlerini araştırıp bulması ve bunları yerli halkın elinden alması için gönderilmiş bir sömürgecidir.Kurtz, hastalandığı için ülkesine geri götürülmek istenir ancak kendisi bunu istemediğinden Marlow’un onu almak için gelen gemisine yerli halkla beraber saldırır.Çünkü kukla gibi oynatabildiği bu insanlar üzerindeki hükmünü ve cani iktidarını kaybetmek istememektedir. Ancak başarılı olamaz.Marlow, onu götürmek için güvertedeki kaptan köşküne çıkarır ama birkaç dakika geçmeden Kurtz ölür.Buraya kadar bakıldığında roman çok basit bir kurguya sahipmiş gibi görünse de aslında detaylar sizi kendisine çekiyor.Şimdi bu detaylara inelim:
İlk olarak kitapta Marlow’un sürekli çalıştırılan, hastalık ve açlıktan kemikleri sayılabilecek derecede zayıflamış, ayaklarında kelepçelerle yürüyen siyahi köleleri anlattığı sayfalarda kendimi çok kötü hissettim.Uygarlık getirmek bahanesiyle yıllardır sömürülen Afrika’nın gerçeği bu satırlarda tokat gibi çarpıyor suratına insanın.Ve asıl utanç verici olan bu kitabın basımından yıllar geçmesine rağmen değişmeyen bu düzen.Marlow, kitabın bir yerinde yerli siyahi halkın sayıca fazla olmalarına rağmen neden beyazları öldürmediklerini kendi kendine sorguluyor.Aslında cevap çok basit...Yerli halk Kurtz tarafından öyle köleleştirilmiş ki Kurtz adeta tapılması gereken bir Tanrı olmuş onlar için.İtaat etmeyenler ise kafaları kesilip kazıklara oturtulmak suretiyle cezalandırılmış ve bu itaatsizliğin sembolü olarak Kurtz’ın evinin kapısında sergilenmiştir.Bu yaptıklarına rağmen Kurtz, herkes tarafından bir dahi, inanılmaz bir konuşmacı, harikulade bir adam olarak sürekli övülmektedir.Bunları okudukça celladına aşık olur insan derler ya işte o noktaya geliyorsunuz.Halkın beyni öyle yıkanmış ve öyle muhtaç konuma getirilmişler ki bu yalan girdabında hepsi sürüklenip duruyorlar roman boyunca.Marlow, bir yerde Kurtz kelimesinin kısa anlamına geldiğini ama Kurtz’ın iki metrelik bir adam olduğunu söyler.Adı bile yalandır ki zaten adın bir önemi de yoktur.Sadece sömüren ve sömürülen vardır karşımızda.
Marlow’un kitapta bir arayış içinde olduğunu görüyoruz aslında.O da yüreğinin karanlık dehlizlerine girerek bu gördüklerinin doğruluğunu ve yanlışlığını sürekli sorgulamaktadır.Gelgelelim Marlow’un roman boyunca ikircikli bir hali var.Bazen Kurtz’ı lanetlerken bazen de onu övüyor.Eğer Conrad Marlow olarak kitapta can buluyorsa sömürgeciliği destekliyor mu lanetliyor mu biraz arada kalıyorsunuz.Kitap hakkında okuduğum pek çok araştırmada da bu konuda herkesin ikiye bölünmüş olduğunu gördüm.Benim zannımca bir İngiliz olarak milliyetçi bir tavırla yaklaşıp bazen Kurtz’ı destekliyor gibi görünüyor.Topyekün romanı değerlendirdiğimde %70 sömürge karşıtı bir düşüncede olduğunu düşündüm.Kitabı okuyup bu konuda farklı fikirleri olanlar aşağıya yorum bırakabilirler.
Son olarak kitabın en etkileyici sahnelerinden olduğunu düşündüğüm Kurtz’ın ölüm anına gelmek istiyorum.Ölürken hayatımızın gözlerimizin önünden bir iki saniyede film şeridi gibi geçtiği hep söylenir.Kurtz de ölürken bu film şeridini görmüş olacak ki son nefesinde şu kelimeyi söyler: Dehşet, dehşet!!! Çünkü onun hayatının filmi, kötülük ve karanlığın beslediği eylemler bütünüdür.Marlow, ülkesine geri döndüğünde Kurtz’den kalan eşyaları vermek için eşinin yanına gider ve çok üzgün olan eşine son kelimesinin onun adı olduğu yalanını söyler.Belki de Kurtz’ın bilmeden yaptığı tek güzel eylemi, Marlow’un bu tatlı yalanıdır.
Kitap çok farklı okumalara açık ve metaforlarla dolu.Bu yüzden sabırlı bir okuyucu istediğini söyleyebilirim.Kendini hemen ele veren ve kolay okunan bir kitap değil.Az sayfa sayısına rağmen oldukça derinlikli bir eser.Kitapla ilgili olumsuz eleştirim yazarın sömürgecilik ile ilgili tavrını ucu açık bırakması, Kurtz karekterine ve ölümüne sadece iki sayfa ayırıp karekteri derinliksiz şekilde bırakmasıdır.Çünkü Kurtz romanda hep Marlow’un kulağına gelen söylentiler ile tanıtılmış ancak sahneye çıktığında ise alelacele öldürülmüş.Artı ve eksilerini bir kefeye koyarsak bende artıları ağır basan bir eser oldu.Özellikle farklı okuma ve yorumlara açık kitapları sevenler için mutlaka listeye alınması gereken bir kitap olduğunu düşünüyorum.Herkese iyi okumalar...