·72 syf.··Beğendi
···Okunma: 06 Ağustos 2021 22:53 Stefan Zweig'ın 2. okuduğum kitabı: Satranç. Zweig denince akla ilk gelen kitap bu herhalde. Yazarın son kitabı, ölümünden kısa bir süre önce kaleme almış. 1-2 saat içinde okuyup bitirebileceğiniz bir kitap hatta daha kısa sürede bile okunabilir. İnsanların yüceltici yorumlarını görüyorum kitap hakkında, durup düşünüyorum, abarttıklarına kanaat getiriyorum. Okunası bir kitap, sizi durup düşündürecek ve fazlasıyla empati yapmaya yöneltecek bir kitap ama harikaydı, eşsizdi diyemiyorum maalesef. Zweig'ın; ilk okuduğum kitabından sonra, oluşturulan beklentinin epeyce altında kaldığını söylemiştim, hâlâ aynı kanıdayım. Satranç kitabını beğendim elbette ama methiyeler düzecek bir şey bulamadım. Dr. B.nin kitap diye çaldığı şeyin satranç repertuvarı çıktığı kısımlara kadar çok sıkıcı ilerledi eser benim için. Orada kitaba biraz daha alaka duymaya başladım, kitap beni biraz daha içine çekti. Anlatıcının kendisi ve McConnor için kullandığı "üçüncü sınıf oyuncu" grubuna bile giremem ama satranç taşlarının nasıl ilerlediğine dair üç beş acı tecrübem var. Belki de biraz bu yüzden iki kişilik oyunun tek beyinden oynanması, kişinin oyunda kendine rakip olması, buna mecbur olunması hali benim kitaba ilgimi artırdı. Dr. B.nin yaşadığı şeyler bana acemi birliğinde askerken - yapanlar bilir- içtima alanında, çömelme pozisyonunda, güneşin altında, amaçsızca, saatlerce bekleyişimizi aklıma getirdi. Yanıma kağıt kalem almamıştım, neslimiz radyasyon nesli ya hani sivilde cep telefonunu elinden düşürmeyen insanlardık, telefonda yasaktı ki zaten yoktu yanımda. O vaziyette öylece hiçbir şey yapmadan bekleyip sıkıldığım, darlandığım anları hatırladım. Hayatımda tek nefes sigara kullanmış birisi değilim. Orada o içtima alanındaki darlanma anlarında diğer askerler komutandan izin alıp sigara yakıyorlardı. Hiç istemediğim kadar bir sigara içme isteği oluşmuştu o an bende. Çünkü en azından bir şey yapmış oluyordun o bomboş saçma sapan geçen daha doğrusu geçmek bilmeyen saatlerde. İçmedim tabii, 25 yaşına kadar uzak durduğum şeyden yine uzak durma iradesini göstermiştim. Kolumda Casio marka saatim vardı-emektar- onun tuşlarına basıp oynuyor en azından çıkardığı bip sesleri ile vakti öldürmeye çalışıyordum. Bir yandan dakikada bir geçmeyen zaman ne kadar ilerlemiş diye bakınıyordum. Eylemsizlik hâli, hiçbir şey yapmadan öylece durmak... Belki benim o yaşadığım Dr. B.nin yaşadıkları ile tam kıyaslanamaz hatta bundan ötürü bana gülebilirsiniz ama o hücre hayatı beni askerliğimin o ilk günlerine götürdü. En azından biz zamandan haberdar idik - emektar Casio sağ olsun- ve dört duvar arasında değildik tabii.
Neyse kitaba dönersek okunası bir kitap ama büyülendiğimi söyleyemeyeceğim.