Gölge uzviyetimizin derkenarı olarak bizi takip eder, biz çoğu zaman onun farkına varmasak da. Çünkü hayatın akışında gölgelerin satır arasından başka sinebileceği bir yer yok gibidir. Satır manayı taşıyan sütun gibidir ama satır arası yazıyı ayakta tutan mimarinin kirişleridir, yükü dengeli dağıtırlar. Görünmez gibidir ama bir o kadar da göz önündedir.
Bazen devrik bir cümlenin, şiirin göğsüne başını yasladığı uyuşuk bir anı hatırlatır bana gölgenin zemine sarılışı. Kedilerin gölgeleri takip edişi bu şiir yumağını çözmek içindir sanırım. Gölge deyince mesela aklıma Necip Fâzıl gelir. Ayağının yerdeki gölgelere takıldığından şikayet eder önce.. sonra yol ile gölge arasındaki bağlantıyı tespit eder:
“Ne çıkar; bir yola düşmemiş gölgem;
Yollar ki, Allaha çıkar, bendedir.”
Son olarak gölgesinin peşinden yürür gider:
Bir rüya uğrunda ben diyâr diyâr,
Gölgemin peşinden yürür giderim...
Ya kişinin kendisine eşlik edecek bir gölgesi yoksa? Peter Schlemihl gri ceketli tuhaf birine içinden sürekli altın çıkan bir kese karşılığında gölgesini satar. Çok zengin olmuştur ama gölgesi olmayınca insanlar kendisine itibar etmezler. Sattığı bedel karşısında gölgesini geri almak ister ama gri ceketli adam gölgesinin karşılığında kendisinden bu defa ruhunu ister. Schlemihl ruhunu satmaya yanaşmaz.
Yazarın insanı üçe ayırdığını gördüm kitapta. Gölge, beden ve ruh. Gölge, insanlar arasına saldığımız varlığımızın iz düşümü..Gölgemize bakarak kıymet veriyor insanlar bize. Gölge tarafımızla takılıyoruz yerdeki gölgelere. Gölge ile beden bitişik ama gölge bedenden alt basamakta yer alıyor. Ruh ise beden ile bitişik ama beden ruhun alt basamağında kalıyor.
Schlemihl, ruhunu satmayı reddedip, gölgesi mukabilinde aldığı altın kesesini atıp kurtulunca, mucizevî bir şekilde "Hızır Çizmeleri"ni buluyor. Bu çizmelerle yirmi adım atınca kilometreler ötesine gitmek, kıta değiştirmek mümkün oluyor. Bu çizmeler eskimiyor, yıpranmıyor. Ruhun meziyeti budur sanırım:
Gönlüm uçmak isterken semâvî ülkelere
Ayağım takılıyor yerdeki gölgelere...