Çok okunmalarına ve eserlerinin birçok dile çevrilmesine rağmen Elif ŞAFAK ve Orhan PAMUK okuduğumda benzer hislere kapılıyorum: Hiçbir şekilde gerçekliğine ikna edilemediğim suni karakterlerin ülkenin genel görünümüne yerleştirilme çabası. Karakterlerin gerçekliğine inandırılamadığım için bir müddet sonra ele alınan olaylar da gerçekliğini yitirerek havada kalıyor gözümde. Oysa kitaplara yedirilen kimi tespitler ve felsefi düşünceler de ilgimi çekiyor. Havva’nın Üç Kızı da tam olarak böyle bir kitaptı benim için. Her ne kadar kitabın başlığı Havva’nın Üç Kızı olsa da kitabın ana karakteri Nazperi NALBANTOĞLU adında, hep arada kalmış bir kadın: Annesi ve babası arasında, inanç ve inançsızlık arasında, Doğu ve Batı arasında, belki varlık ve yokluk arasında… Diğer iki kadın ise görece daha az yer tutuyor. Hatta Mona kitabın adına dahil bile edilmeyebilirdi, çünkü kitap boyunca varlığını çok az hissettim. Şirin ise kitaptaki en asi karakter olmasına rağmen yine çizilenin aksine varlığını yeterince hissedemediğim… Bunlar bir ara aynı eve çıkıyor, ama bu kararı alış biçimleri de yine gerçek hayata oturtamadığım bir kurgu. Sadece yazarın birbirine karşıt fikirlerini sunmak için öylesine aldığı bir karar gibi. Selma ve Mensur gibi yıllarca aynı evde yaşayıp birbirine benzememeyi ve kişiliklerini korumayı başarmış kaç çift var, merak etmekteyim.
Naçizane bir tespitim de şöyle: Yıllar önce bir kitabında Adalet AĞAOĞLU’yla bir görüşmesinden bahsediyordu yazar. Ama daha sonra Adalet AĞAOĞLU, bir röportajında böyle bir görüşmenin hiç gerçekleşmediğini aktarıyordu. İçimden bir ses Adalet AĞAOĞLU’nun haklı olduğunu ve Elif ŞAFAK’ın AA’ya öykündüğünü söylüyordu. Bu kitapta da “Türk burjuvazisinin son akşam yemeği” kısmını başarısız bir “Bir Düğün Gecesi” taklidine benzettim.
Kitabın en çok beğendiğim bölümü Azur’un derslerine ayrılan bölümlerdi. Genel olarak yüzeysel bir kitap olmasına rağmen altını çizdiğim birkaç cümle de şöyle:
…-bu toplum, tıpkı yalnız kalmaktan korkan bir çocuk gibi ha bire sosyalleşmek istiyordu. (s.18)
Bu ülkedeki nice vatandaş gibi onlar da sohbetlerinin çoğunu, en az sevdikleri şeyleri konuşmaya ayırırlardı. (s.30)
Galiba Rab rengârenk, binlerce parçası var. Kimine sorsan, sevgi, merhamet, rahman dolu; kimine sorsan öfkeli, mesafeli, kahredici. Bence tanrı bir Lego seti. Herkes kendine göre inşa ediyor sanki. (s.56)
Kimliklere din hanesi koymak hangi akla hizmetti ki zaten? Yeni doğmuş bir bebeğin Müslüman mı, Hristiyan mı, Yahudi mi, yoksa inançsız mı olduğuna kim karar verebilirdi? Bebeğin kendisi değil herhalde. Bebekken verilmeyen konuşma hakkı, büyüyünce de verilmiyordu aslında. Hep başkaları dolduruyordu bilgilerimizi bizim adımıza. (s.106)
Türkiye gibi kimlik sorunlarıyla cebelleşen ülkelerde insanlar, ne okuduklarından ziyade neyi okumayı reddettiklerini konuşuyorlardı. (s.136)
Gereksiz yere özür dileyen insanlar gereksiz yere teşekkür etmeye de meyyal olur. (s.233)
Sadece sizin gibi düşünen / konuşan insanları okuyorsanız, okumuyorsunuz demektir. (s.239)
Kimse eleştirmedi adamı. Yüzüne karşı eleştirilemeyecek kadar zengindi. (s.274)