·127 syf.··Beğendi
···Okunma: 02 Eylül 2021 22:10 “Özgürleşmek için yuvadan uçmak gerekirdi, özgür olmak içinse oraya dönebilme cesareti.”
.
Georgia’daki Lotus dünyanın en berbat yeridir. Gelecek diye bir şey yoktur. İnsanlar öğrenmek istemezler, amaçları yoktur. İzbe evler içinde yaşamaya çalışan ve kendilerinin olmayan tarlalarda çalışan bir grup insan. Savaş meydanında olmak bile daha iyidir. Bu düşüncelerle Kore Savaşı’na katıldığında arkasında bıraktığı için üzüldüğü tek kişi kız kardeşi Cee’di. Frank daha küçücük bir çocukken evlerinden zorla çıkarılırlar ve sığınmak için gittikleri büyükbabasının evinin yolunda doğar Cee. Üvey büyükannenin özellikle Cee’ye karşı olan kötü tutumu Frank’ı kardeşine karşı daha hassas ve korumacı yapmıştır. Frank savaşta kaybettiği can dostlarının yasını tutup kendini alkolle teselli ederken bir haber alır. Cee ölmek üzeredir.
”Mike’ı sipere sürüklemiş, kuşları kışkışlamıştım, ama o yine de ölmüştü. Bir saat boyunca kollarımda tutmuş, konuşmuştum onunla, ama o yine de ölmüştü. Stuff’ın kolunun olması gereken yerden sızan kanı nihayet durdurmuştum. Kolu altı metre kadar ileride bulmuş, belki yeniden dikebilirler diye ona geri vermiştim. Yine de öldü. Hayır, artık kurtaramayacağım hiç kimse olmayacak.”
Toni Morrison ezilenlerin, ırk ve cinsiyet ayrımcılığına uğrayanların yaşamını “aidiyet” ile ilişkilendirerek anlatıyor. @puren.ozgoren çevirisi ile akıp giden romanın etkisi uzun süre hafızalardan silinmeyecek gibi görünüyor.
”Kendine bir bak. Özgürsün. Seni senden başka hiçbir şey, hiç kimse kurtarmak zorunda değil. Kendi tarlanı ek. Gençsin ve kadınsın, her ikisi de ciddi kısıtlamalar içeriyor, ama sen de bir bireysin. Senin kim olduğuna işe yaramaz bir sevgili, hele ki iblis bir doktor asla karar veremez, buna izin verme. Buna kölelik denir. İçinde bir yerde, sözünü ettiğim o özgür birey yatıyor. Bul onu ve dünyaya bir iyilik yapmasını sağla.”