Yaklaşık 150 yıl önce Y kromozonunu yok eden bir virüs ortaya çıkar. Bu salgın ile dünya uğraşırken erkekleri ortadan kaldırmak için yeni bir süreç başlar ve erkek varlığı dünya üzerinden silinir, rektifikasyon zamanı başlar.
Ta ki İliada ve Arende nin kapısına bir erkek çocuğu bırakılıncaya kadar.
2 anne çocuğu sahiplenir ve devletten ve toplumdan gizli olarak çocuklarını (constantin i) büyütmeye başlarlar.
Romanın ilk bölümünde constantin in büyümesi, iliada ve arende nin onu büyütmek için gösterdikleri çabadan bahsedilir.
Aynı kentte uzun süre kalıp farkedilmemek adına sürekli bir göç halindedirler. Ancak çocuklarını bir kız gibi büyütmelerine karşın aslında erkek olan constantin in farkedilmemesi çok zordur.
İç dünyası daha asi, söz dinlemez, başına buyruk ve umarsızdır. Kendi ile, çevresi ile ve anneleri ile sorunlar yaşamaya başlar.
Okuduğu okuldan kaçar ve kendi yoluna gitmeye karar verir.
Romanın 2. bölümünde Constantin in kendi başına çıktığı bu serüven anlatılır. Tanıştığı iyi niyetli ve kötü niyetli insanlar, para kazanmak için girdiği işler, cinsiyetini gizlemek için yaşadığı zorluklar ve topluma karışma sorunlarını izleriz.
Ara sıra ortaya çıkan konuşan sincap, Constantin in yapması gereken doğruları söyleyen iç sesidir.
2. bölümde bir çok kez karşımıza çıkar.
Bir kaçış, bir kovalamaca, kaybolmalar, dolandırmalar, umut ve hayal kırıklıkları ile dolu bir serüven Constantin in gerçek kimliğinin açığa çıkması ile sancılı bir sürece dönüşür.
Hem kendi için hem de anneleri ve onu tanıdıkları için.
3. bölümde Constantin tanınmış bir yazardır artık ve evine röportaja gelen kadına hikayesini anlatırken biz de hayatının özetini dinlemiş oluruz.
Evet konu olarak ne kadar ilginç gelse de romanın ilerleyişinde bu parlak fikir (Y kromozonunun kayboluşu, sadece kadınlardan oluşan dünya ve erkek tekilliği) hiç ama hiç işlenmemiş.
Farklılığı olan bir bireyin , bu farklılığı tehdit kabul eden bir topluma karşı verdiği mücadele şeklinde özetleyebiliriz romanı.
Sadece Kadınlardan oluşan bir dünyaya ait onca detay verilebilecekken, bir polisiye romanı gibi Constantin in kaçışını ve hayatının akışını izlemek enteresan geldi bana.
2. bölüm, sanki daha önceden koskoca bir roman varmış da burada özeti verilmiş bize gibi çok dinamik ve hızlı ilerliyor.
Bu bölümde Gelecek zaman anlatımı gereksiz gibi gelse de sonradan anlatımın dinamizmine uydu gibi.
Romanın sonunda da -azıcık erkek kibirinden dem vulmuş gib olmuşsa da - cinsiyet ile ilgili bir odaklanma olmamış hatta sonunda Constantine cinsiyet değiştirmeye karar veriyor.
Biraz erkek dünyası sorumsuz, asi, kural tanımaz, değer kıymet bilmez gösterilmiş sanki.
Kadın gibi büyütülse de erkek doğasının gereği -korumacılık, sahiplenme gibi- bazı detaylar verilebilir, ve "hatta cinsiyet erkek olsa da vicdan, sevgi , bağlılık vs herkeste vardır" mesajları irdelenebilirdi.
Kitabın, arka kapakta yazılan şekildeki konusu, ismi ve kapağı düşünülürse beklentinin altında bir kitap.
Yine de günün sonunda bir distografik roman.
Çok rastlanan bir tarz değil türk romanı için.
Zaten romanın sonunda Ursula Le Quin den Mülksüzlere de bir gönderme var.
İyi ki okudum diyorum.