Yazarın yazım dili Son ve Ötesi kitabına göre daha akıcı ve basitti ki kitabın çoğunluğu diyaloglardan oluşuyordu.
Konuya gelecek olursak; Patrick Ness bu kitapta bize herkesin seçilmiş kişi olmak zorunda olmadığını ve seçilmiş kişi olmayan diğerlerinin de bir hayata sahip olduğunu göstermeye çalışmış. Evet işlenen konu bu; gerçi daha çok işlenemeyen konu bu olmuş.
Kitap bir hayal kırıklığı mıydı?
Hayır, değildi çünkü herhangi bir beklentiyle başlamamıştım kitaba. Sırf meraktan okumaya başladım ve birkaç saatte de bitirdim.
Kitabın içindeki unsurlar, çoğu kişinin de dile getirdiği üzere, gerçekten çok yüzeysel işlenmiş; özellikle bu mavi ışık nedir, ne değildir pek anlayamadım. Fikirlerin güzel olduğunaysa katılıyorum.
Yüzeysel işlenmesi benim için çok sıkıntı olmadı ve hatta öykü açısından daha makul bir yol olduğunu söyleyebilirim. (Bunun nedenini daha sonra açıklayacağım.)
Patrick Ness zaten kitaplarında belirlediği yahut en azından vaat ettiği konuyu okuyucuya başarıyla aktarabilen ve ufak detaylara değinen, neyin ne olduğunu tam anlamıyla açıklayan bir yazar değil. Son ve Ötesi'nde de aynı mesele mevcuttu.
Yani beni bunun şaşırttığı söylenemez lakin elbette ki şaşırtmamış olması bundan rahatsız olmayacağım anlamına gelmezdi.
Olmadım.
Peki neden?
Mantıksal açıdan baktığımızda kitabın içinde iki öykü var; birisi Michael'ın başından geçen, diğeri ise aslında ana karakterler olması gereken karakterlerin başından geçen ve "ölüm kalım meselesi." diye tesmiye ettiğimiz öykü. (Hani şu dünyanın geleceği söz konusu falan olur ya... Hah, işte ondan.)
Biz o "ölüm kalım meselesi"ni okumak yerine yan karakterlerin- genelde sadece olaydan etkilenen ve hiçbir şey yapamadıklarından mütevellit olanlara seyirci kalan yan karakterlerin, hatta filmlerde figüran diye adlandırdığımız o yan karakterlerin- hayatlarını ve olaylara bakış açılarını okuyoruz.
Ki bence en büyük hata buradaydı. Eğer amaç yan karakterlerin bakış açısını bize yansıtmaksa olayların biraz daha onların kulağına gitmesinin sağlanması hem öyküyü derinleştirir hem de okuyucuya daha zevkli bir okuma süreci sunardı fakat Patrick Ness, "Bu karakterler, bu 'ölüm kalım meselesi'nden olabildiğince uzak kalsın." diye düşünmüş olacak ki üç-beş reaksiyondan ve ufak tefek mevzulardan başka bir şey görmüyoruz kitapta. Bu da kitabı sıkıcı yapan en büyük unsurlardan biriydi bana kalırsa.
Tamam. Karakterlerin normal hayatlarının işlenmesi ve şu klişe süper kahramanlı, seçilmiş kişili kitapları ve filmleri düşündüğümüzde olaylara yabancı kalmaları mantıksız değil. Fakat bunun kitabı daha "boş" kıldığı gerçeği de reddedilemez.
Ayrıca gerçekten karışık işlenmişti mevzu. Ben sonlarına doğru çaktım olayı ve sevdim de. Böyle olayların dışında kalmak ve ona, buna, şuna ne olacak diye meraklanmamak değişik bir tecrübeydi benim için.
Dünya tehlikede ama biz ergenlerin aşk meselelerini ve bazı sorunlarını okumakla falan meşgulüz.
Bu kısmı beni en çok cezbeden yerdi yüksek ihtimalle.
Karakterlerde bir derinlik yaratma çabasının olduğunu görebildim ama becerememiş gene Patrick Ness.
Mike'ın o kadar Henna'ya deli olduğunu söylemesi ve haddine olmamasına rağmen sürekli onun için saçma bir kıskançlık duyması üzerine gelen "Arkadaşken daha iyiyiz biz," tadındaki tümce pek olmamış tutarlılık açısından sanki.
Jared ya da Nathan ile de arasında bir şey olmasını beklemedim değil ana karakterin.
Bu arada temasının LGBTQ+ olmadığını ve kitapta bunun üzerine çok düşülmediğini belirtmekle beraber az biraz LGBTQ+'ye yer verdiğini de söylemeliyim kitabın.
Son düşüncelerime gelecek olursak; boş gibi ama boş da diyemeyeceğim bir kitaptı.
Sardı mı?
Sardı, yalan yok.
Tavsiye eder miyim?
Bence sizi çok etkileyecek olmamasına ve derinlikten yoksun olmasına rağmen kahramanların, seçilmişlerin gözünden değil de kimsenin önemsediği, gerekmedikçe dikkat bile etmediği o güruhun gözünden bir şeyler okumak hoşunuza gidebilir.
Yine de siz okurken çok bir şey beklemeyin; böyle keyfine, hiçbir şeyi kafaya takmadan okursanız ortada pek bir sorun kalacağını düşünmüyorum zira ben aynen öyle yaptım.
Saygılar.