Stefan Zweig gerçekten iyi acındırma yapıyor.
Birçok okurun kitaba başlarkenki düşüncesi, yaşadıkları yüzünden bunalıma giren bir adamın hayatı değersiz bulma psikolojisini okumak olduğuna eminim. Ben kitaba konusunu bile bilmeden bodoslama daldığım için bu benim için geçerli değil ama kitapta bulduğum şeyin bunalım psikolojisinden çok, orta yaş sendeomunu atlatamamış bir adamın kaprisleri olduğunu düşünüyorum.
Değersiz hissetmek sosyal bir varlık olan ve dolayısıyla değer görmek isteyen insan için elbette ki de çok kötü bir şeydir. Ancak sosyal bir varlık, iletişimden de bihaber olmamalı.
Adamın karısı gerçekten de parayla şımarmış olabilir ama kızı için aynı şeyi düşünmüyorum. Kız daha genç, gezmek, eğlenmek ister tabii. Bu yüzden adamın "Aman Allah'ım, koynumda yılan beslemişim! İffetli, ağzı şeker kokan kızım artık sokaklarda sürtüyor! Oy ben kendimi nerelere atam!", moduna geçmesi yerine "Bak kızım, anlıyorum, kanın kaynıyor, ama senin gittiğin yol, yol değil, paramızı da kafana göre harcama.", falan demeliydi. Olur da kızı "Yürü git, moruk.", falan derse de adamın kaprisleri haklı bir isyana dönüşürdü. Ama adamın işin öteki boyutunu bilmeden, sadece kapı dinleyerek, duyduğu şeyleri yine fazla abartarak bir sonuca varması onu haksız yapıyor.
Normalde kitabı ana karakter olarak görmem. Yani ana karakteri sevmemem kitabı da sevmediğim anlamına gelmez. Ama bu kitap = ana karakter. İçinde bir şeyler tutan insanlar daima asık suratlı oluyorlar ve bu genelde öfke patlaması olarak geri dönüyor. Bu, adama daha da gıcık olmama sebep oldu. Zaten İfFeT bekçisi insanlardan nefret ederim.
Okunmasa da olur diyebileceğim bir kitap.