Puan vermedi·160 syf.··
2021 21. kitabı
SIMYA ve SIMYACILAR SEAN MARTIN Uzun yıllar simyayı tatbik eden Sör Isaac Newton'a göre simya, yanlış ellerde tehlikeli sonuçlar doğurabilecek, iyi saklanması gereken bir sırdı; öyle ki onun bu sözleri bazılarınca onin nükler enerjinin sırlarını bildiği ya da sezdiği biçiminde de yorumlanmıştı. Carl Jung'a göre simyacı; hangi değerli madenin peşinde olursa olsun, aslında esas olarak bilinçdışını keşfetmektedir ve resmedilen ağır ve cüretkar imgeler de aslında bizleri insanın çok daha yetkin bir kavrayışına götüren çeşitli bilinç durumlarının birer tasvirinden başka bir şey değillerdir. Batı simyasında amaç, kurşun gibi ham metalleri altına ya da gümüşe çevirmeye imkan veren "filozof taşı"nin üretimidir. Her ne kadar taşın gerçek olup olmadığını anlamak için kullanılan test sürecinde parçasıyla da taşın asıl işlevi sahibine uzun ömür ve manevi güç getirmesidir. Simya, " kraliyet sanatı" , " tanrısal sanat" ya da bazen en yalın ifadeyle sadece sanat olarak tarif edilmiştir. Dört element kuramına ek olarak simyada metallerin toprakta adım adım geliştiği ilkesi de önem taşır, buna göre metaller kükürt ve cıvanın evliliğinin birer ürünüdürler. Bunlar, uçucu olanla sabit olan gibi ya da dişil olanla eril olan gibi karşıt güçler olarak görülmüşlerdir. Laborutar simyasında olsun, mistik simyada olsun bu karşıt güçlerin bir araya getirilmesi işin temelini oluşturmaktadır. Yukarıda olan aynı aşağıda olan gibidir ve yine aşağıda olan da aynen yukarıda olan gibidir. Her şeyin kaynağı olan bu "tek şey" de aslında simyacıların peşinde olduğu 'Felsefe Taşı'dır. Simya; Sözcük ilk defa imparator Diolectian'ın M.Ö 296 yılında Mısırlı kimyacılara (kimia-ist) karşı çıkarttığı emirnamede geçer. 10. Yüzyılda, dönemin en önemli Grekçe sözlüğünü yazmış olan Suidas, Kimia-ist sözcüğü için" Mısır sanatının bilgisine sahip olan kişiler" tanımını getirmiş, yine Mısır'ın bu sanatına başlayıp geliştiği ülke olduğunu da aynı tanıma eklemiştir. Suidas bu kelimenin kökeninin, Nil Nehri'nin getirdiği koyu renkli kumlar nedeniyle Mısır'ın eski ismi olup, Kara Ülke anlamında gelen chemi ya da cham sözcükleri olduğunu belirtmiştir. Yaradılış Kitabı, simyacıların çok önemsediği bir metindir; bu kitaota tanrısallığın bir tecellisi olarak dünyanın yaratılışı ve varlığın ortaya çıkışı tasvir edilmektedir, simya işlemleri de yine bu sürecin mikro ölçekli bir tekrarı olarak görülür ilk simyacı olarak bilinen Adem insanüstü bir varlık, çoğu kez de Tertullian'ın lanetli meleklerinden biri olarak görülmüştür. Ilk insan olan Adem, Eden'in ormanında uyum içinde yaşayan evrenin mikromozmozudur. Adem ve Havva'nın özgür iradenin ve fiziksel dünya içinde kaybolmalarına neden olan arzunun peşinden gitmeleri nedeniyle bu ahenk bozulmuştur. Bu mit tinsel söylemlerde hala önemli bir yer tutmaktadır. Simyanın kökenini demir ve metal işçiliği geleneğine bağlamak mümkündür; yine önemli bir simgesel figür olan Demir işleyim Tanrısı Vulcan da bu bağlamda bir referans noktası olarak görülebilir. Tıpkı ana rahminin karanlıklarında büyüyüp gelişen bir bebek gibi metaller de toprakta gelişip şekillenmektedir. Metal filizlerinin çıkarılıp, işlendiği madenler de yine kutsal kabul edilmiştir. Doğadaki her şey, hatta mineraller dahi bir ruha sahiptir ve öyle ki herhangi bir maden ocağında yaşayan bir göçük ya da kazaya çoğunlukla bir dinsel ritüel eşlik eder. Yine maden işçilerinin maden yatağına indikleri dönemde cinsel perhize girmeleri zorunlu tutulmuştur. Maden filizlerini toprak ananın rahminden çıkarmak onun enbiyalarına embriyolarına dokunmakla eşdeğerdir; günahkar, pis bir madencinin metal filizlerine dokunması da yine metal filizlerinin kirlenmesine ve onlarla yapılan her maden çıkarımının başarısızlıkla sonuçlanmasına yol açacaktır. Simyanın Batı'ya ilk defa Büyük Iskender (M.Ö 323-356) döneminde, Mısır üzerinden girdiği çok yaygın kabul gören bir yargıdır. Bu ilk simya ustalarının Mısır'dan çıktığı varsayımı kadar sağlam bir hipotezdir. Babiller metal işçiliğini kutsal saymışlardır ve yine M.Ö Sekizinci yüzyılda bulunan bir Asur tableti demir ocağında yapılan bir saflaştırma ritüelinin detaylarıyla doludur. Bu belge, bu kadar erken bir tarihte dahi, simya ve demir işçiliğinin arasındaki sınırların belirsiz olduğunun bir kanıtı olarak görülebilir. Doğa doğa içinde gücünü bulur, doğa doğaya üstündür ve yine doğa doğayı yetkinleştirir. Kalid Helenistik simyayı Islam dünyasına taşıyan kişidir ve bunu takip eden üç yüzyıl boyunca Araplar bu sanatta ileri ve öncü bir konuma gelmişlerdir. Avrupa simyasında öne çıkan ilk isim, Lauingen Swabia'da doğan ve yaşadığı Padua'da Dominikan mezhebine 1223 yılında katılıp keşiş olan Albertus Magnus'tur. 1453 yılında Türkler Istanbul'a girerler. Bu daha önce Batı'da bulunmayan, bilinmeyen değerli el yazmalarına sahip olan çok sayıda bilgin ve rahibin Kıta Avrupası'na göç etmesine neden olur. Bunların içinde ünlü simya eseri Corpus Hermeticum da vardır; kısa bir süre sonra bu eser Cosimo de Medici'nin talimatıyla Marsilino Ficino tarafından Italyancaya çevirilir. Gülhaçlılar'ın tüm Avrupa'da yaratmış olduğu paranoya nedeniyle (bu topluluk Katolik Kilisesi'ne, Protestan Kilisesi'ne, hatta her türden monarşiye muhalif olan bir topluluktu) Frederick'in Bohamya'nın hükümdarlığını almasının hemen sonrasında ünlü 'Otuz Yıl Savaşları' yaşanmıştır. René Descartes ile Francis Bacon gibi, Francis Bacon da deneysel yönteme önem vermiş, ancak Roger Bacon'dan farklı olarak o sentezden çok çözümlemeye ağırlık vermiş ve zamanının büyük bölümünü Batı'yı belirleyen yapısal gerçekliğin analizine ayırmıştır. Descartes ise, evrensel şüphe kavramını getirerek simyacılara göre en büyük günahı işlemiştir. Yine ünlü özdeyiş olan 'Cogito Ergu Sum'/'Düşünüyorum Öyleyse Varım' sözü de aslında bu bakış açısınin özlü bir anlatımıdır. ( Yine bu söz şüphe ediyorum öyleyse varım' biçiminde de okunabilir.) Ortaçağın egemen paradigmasını yapıbozuma uğratan bu çıkış aslında insanın hayattaki en önemli yaşama gayesi olan ahenk ve tutarlılığı da yeryüzünde silmiştir. Eskiden kendini iyi kötü bir bütünün parçası olarak duyumsayan insan artık eskisine göre çok daha çıplak ve aitsizdir. 1672 yılında tüm zamanların en önemli bilim insanlarından biri olarak kabul edilen, aynı zamanda da bir simyacı olan Sör Isaac Mewton Kraliyet Topluluğu'na kabul edilir. Newton, yer çekimi teorisini kurmasını sağlayan matematikten çok laboratuar çalışmalarına önem vermiştir. Teorilerini en bütünlüklü ve düzenli biçimde yansıttığı ilkeler (1687) adlı olağanüstü çalışmasına esin veren şey ise aslında simya çalışmalarıdır. Kuşkuculuğun en bilinen ismi Spinoza dahi Helvetius ve karısının altın üretmeyi başardığını teslim eder. Asıl ilginç olansa Helvetius'un çevresinde yalancı ya da uçuk biri olarak değil tam aksine rahatsız edici derecede gerçekçi biri olarak tanınıyor olmasıdır. Felsefe Taşı herkesçe bilinir, herkes ona her gün her an dokundugu halde henüz çok az insan onu tam anlamıyla kavrayabilmiştir. Jung, simyanın aslında değerli metaller üretmekle pek de ilgisi olmayan tinsel bir etkinlik olduğu kanaatine varır; üstelik bu harcanan çabaya, yapılan masraflara da değmeyecektir. Bu konudaki fikirlerini yazmış olduğu bir eserde şu cümlelerle ifade etmiştir: Simya operasyonları gerçektir, ancak bu gerçeklik fiziksel boyutta değil psikolojik boyuttadır. Simya aslında kozmik ve tinsel olanın laboratuar diliyle canlandırılan bir temsilidir. Opus Magnum (büyük iş) gerçekte iki amaca hizmet eder: insan ruhunu özgürleşmesi ve evrenin selamti. Jung'un bakış acısına göre bu kişiliğin yıkım tehdidi altında kaldığı kriz dönemlerine tekabül eder. Izdırabın bitmesi için kişiliğin mutlaka bu yıkımı yaşaması gerekir: ne ki bu yıkım zorlama değil, gönüllü bir yıkım olmalıdı. Egonun yok edilmesi gerçek anlamda bir iyileşme sağlanabilmesi için zorunludur, yine simyada da işin başarısı, simyacının geri planda kalmasına, silikleşmesine (egodan özgürleşmesi) bağlıdır. Yirminci yüzyıl simyacıları içinde Felsefe Taşı'nı bulduğu söylenen tek kişi olan Fulcanelli belki de modern dönemin en gizemli ve çok tartışılan simyacısıdır. Ona bu şöhreti kazandıran Katedrallerin Gizemi (1926) ve Filizoflar Ülkesi (1930) adlı eserleridir. Ilk kitapta Fulcanelli tüm gotik katedrallerin simya sırlarını ihtiva ettiği iddia etmiş, özellikle de Paris Notre Dame katedralindeki alçak kabartmaların her birinin Büyük işin aşamalarını temsil ettiğini belirtmiştir. Ikinci kitapta ise, Westminster Manastırı ve Holyrood Sarayı gibi yapıları da çözümleyerek çözümlemelerinin kapsamını genişletmiştir. Yugoslav mucit Nicola Tesla (1856-1943) da yine sonsuz bir bedava enerji kaynağı bulduğunu iddia etmiştir. Ölümüyle birlikte FBI tüm kütüphanesine el koymuştur. O tarihten itibaren de bu çalışmaya dair en ufak bir belgeye bile ulaşmak mümkün olamamıştır. Atom bombasının geliştirildiği dönemde, Manhattan Projesi kapsamında çalışan uzmanların simya metinlerini etüd ettikleri bilinmektedir. Bu durum simyacıların aslında yüzyıllar öncesinden nükleer enerjinin sırlarına vakıf oldukları varsayımını destejler niteliktedir. Savaş sonrasında, başta CIA olmak üzere pek çok uluslararası istihbarat kuruluşunun Fulcanelli'yi aradıkları bilinmektedir. ... .. .
Simya ve SimyacılarSean Martin · Kalkedon · 20099 okunma
·
463 Gösterim
Yorumlar
Lütfen giriş yapınız.