Rachel her gün aynı trene binip aynı çifti izliyordu. Çiftin başına gelenleri bütün ülke duyduktan sonra,hayatlarına dahil olmaya başladı.
Aslında hepimiz polisiye, gerilim, gizem kitapları okuyoruz. Ortada bir cinayet vardır. Polis araştırmaya başlar, bütün şüphelileri sorgular ama hiç biri düşündüğümüz kişiler çıkmaz. Bazen buluruz bazen ters köşe oluruz. Trendeki Kız için de aynı şeyi söyleyebilirim. Dikkatli okursanız katilin kim olduğunu hemen çözersiniz. Kitabın yarısına kadar Rachel ve Megan'ın sonra da Anna'nın dönüşümlü olarak başlarından geçen,günlük hayatlarını okuduk.Açıkçası yarısına kadar beni içine pek çektiğini söyleyemiyorum. Bana tek düze bir polis kitabı geldi. Aslında psikolojik desek daha doğru olur.Hem alkolik hem de eski eşe saplantılı olan Rachel karakterinin sabahları her gün işe gidiyormuş gibi tren seyahatlerini tekrar tekrar okudum.Gittiği hat üzerinde tren ışıkta durduğunda favori evi olan 15 numarayı kıskacına almış o evde yaşayan kişiler hakkında kafasına göre hayaller kurar,bu çifte isimler verir,eşinden boşanmasaydı kendisinin de onlar gibi mutlu ve huzurlu bir evliliği olucağını düşünüp karşılaştırmalar yapar. Ta ki bir gün hiç beklemediği bir haber alır ve bu ailenin hayatlarına girer.Hikayemiz asıl şimdi başlar.
Uzun zamandır polisiye tarzı okumadım ve okumam için getiren hocam sayesinde kitaba büyük bir hevesle başladım.İlk yarıya kadar beklentimi karşılamadı. Karakterlerin her birisi saplantı ve depresyon ağırlıklıydı.Kurguyu beğendim ama ilk yarıya kadar hiç bir şey hissedemedim. Ama ikinci yarıdan sonra elimden bırakamadım.Gizem çözüldükçe bütün taşlar yerine oturuyor. Ne kadar polisiye gibi gözükse de psikolojik tarzının daha ağır bastığı bir kitaptı. Okudukça katilin kim olduğu bariz bir şekilde belliydi.Kalp çarpıntılarıyla okuduğum bir kitap olmamasına rağmen sevdim.Bu kitapta dışardan baktığında hiç
bir şey göründüğü gibi değildir. İçimizdeki insanlar da öyle değil midir? Kitapla kalın. Sevgiyle kalın:))