Martin Eden, adını sıklıkla duyduğum ve fazlasıyla önerildiğine şahit olduğum bir kitaptı. Pek çok okur tarafından “hayatının köşe taşlarından biri” ya da “değişimi, gelişimini sağlayan o dönüm noktası” olarak tanımlanıyordu. Bulunduğu durumdan haz etmeyen ama değişmek için de hep “o şey”i bekleyen biri olarak, kitap fuarında denk gelince doğum günü hediyesi olarak almıştım kendime. Alışımın üzerinden iki sene geçti, yaklaşık sekiz aydır da kitap elimde bekliyordu bitirmem için. Neden bu kadar uzun sürdüğüne ve kitaba dair kişisel düşüncelerime son kısımda değinmeyi tercih edeceğim çünkü yorumlarım kitabın içeriğiyle oldukça yakından ilgili. Dolayısıyla kitaptan kısaca bahsetmek ve bu kısma geçmek istiyorum.
Martin Eden, en kısa ve yalın şekliyle aşkı için değişmek isteyen bir adamın, kendisini buluş -ve yeniden kaybediş- öyküsüydü denilebilir. Kitabın Bordo-Siyah yayınlarından çıkan baskısının arka kapağında tüm öykü yalnızca “boşluğa tırmanış” olarak ifade edilmiş. Ki şahsi fikrim, Martin Eden’in öyküsünün daha iyi tanımlanamayacağı yönünde.
Genç, yakışıklı ve gençliğin vurdumduymazlığı ile hayatını kavgalarda geçiren bir denizci olan Martin Eden, bir gün hayatını kurtarmış olduğu genç bir burjuva tarafından, teşekkür amaçlı olarak yemeğe çağrılır ve gittiği evin, edebiyat okuyan güzel kızı Ruth’a âşık olur. Bu dünyaya ait olmak için bile fazlasıyla büyüleyici, ilahi bir varlık olduğuna inandığı Ruth’un kendi dünyasına -işçi sınıfına- çok daha uzak olduğunu bildiğinden, ona erişebilmek adına değişmek ister. Denizlerde geçen serseri hayatını bir yana bırakıp, sıfırdan kendini, kendisini eğitmeye adar. Ve böylece Ruth’un ve içerisinde bulunduğu entelektüel çevrenin aydınlığı, Martin’in de kendi dünyasını ve yolunu aydınlatmak için yaşaması gereken değişimin ateşini yakar.
Saatlerce çalıştıktan sonra, kalan vaktini kitaplar okuyup, yazı yazarak geçiren Martin için başlangıçta Ruth’un güzelliğinin aynasında hayranı olduğu güzellik, zamanla varlık amacı haline gelir. Güzelliği görebilmek, takdir edebilmek ve hatta yaratabilmek arzusuyla yanan ruhu onu daha fazlasına zorlar. Öte yandan, arzusunun nesnesi olarak hala Ruth oradadır, genç kızın ailesinin istediği biçimde çalışması ve bir statü edinmesi gerekmektedir. Bir yanda sevdiği kadının kendisini kalıba sokma çabaları, diğer yanda kendi sınıfının beklentileri ile toplumun kendisine dayattıkları ile boğuşurken, öte yandan da yoksulluk ve geçirmekte olduğu değişimin baskısı altında kalmaktadır.
Ancak zamanla bu değişim, Martin’in umduğunun aksine “burjuvazi aydınlığına” ulaşmaktan çok daha öteye gider, neredeyse bir ilahe olarak görmekte olduğu sevgilisi de dâhil olmak üzere bir zamanlar hayranlıkla bakmakta olduğu tüm o insanların çürümüş zihniyetlerini görmeye başlar. Yine de, -sevgilisinin tepkilerine rağmen- sevgiliye ulaşma tutkusu onu yazarak ünlenmek yolunda motive etmekte, yazdığı yazılar ise okumuş olduğu dehaların etkisinde kalmış olan Martin için saf ve salt güzelliğe erişmeye çalıştığı denemeler konumundadır. Nitekim tüm o insanüstü çabasına rağmen yazmış olduğu eserler hiçbir gazete yahut dergi tarafından kabul görmemekte, yoksulluğu gittikçe artmakta ve köşeye sıkışmaktadır. Yaşanan pek çok olay, kaybedilen insanlar ve umutsuzlukla geçen ayların ardından neredeyse tesadüfi ve beklenmedik şekilde keşfedilen Eden için, hayallerinin gerçekleşmesi tüm o hayallerin anlamını yitirmesiyle eşzamanlı olur.
Kitabı bitirdikten sonra yorumlara göz gezdirirken şunu fark ettim, okurların çoğu bu kitabı yalnızca bir klasik, kült bir eser olduğu için okumaya başlamış ancak eserin kurgusal yanı ağır bastığından olsa gerek, yaz aylarında çıkan diziler gibi sürükleyici, fazlasıyla romantik bir aşk hikâyesi olarak okuyup geçmişler. Ne Martin’i onu kendisi yapan şeylerle, -Ruth’a duyduğu büyük aşkın, Şirin uğruna dağları delen Ferhat gibi algılanması hariç- ne de kitabın özüne değinen okur görmek pek mümkün değil.
Ben, çoğu okurun aksine okumakta hayli zorlandım, benim için alıp iki günde bitirebildiğim bir kitap kesinlikle değildi. Yine aynı şekilde, çoğu okurun aksine benim için kendisiyle beraber yaşayabildiğim bir karakter de olmadı Martin. Belki de, bir ekşi sözlük kullanıcısının dediği gibi “üniversite birinci sınıfta okuyup gaza gelmelik bir eser”dir ama ben çok geç okumuşumdur. Zira Martin de tam olarak böylesi bir azmi tetikleyen, inanılmaz hırslı ve disiplinli bir karakter. Ben okurken, London’ın aslında kurgusal bir “üstinsan” yarattığını ve yine ona aşk yoluyla eğitim verdirip, -Martin’in kendi tanımıyla- “bir Nietzsche adamı” haline getirdiğini düşünmüştüm.
Öte yandan, okurların hayranlıkla andığı o yüce aşk, derin tutku da bana fazlasıyla çarpık geldi. Martin kendi zihnindeki duvarlar arasında sıkışıp kalan ve fazlasıyla yüzeysel biri olan Ruth’u neredeyse bir tanrıça haline getirip, taparcasına severken; Ruth için Martin, dalgaların serseri ruhuna ve vahşi bir çekiciliğe sahip ancak evcilleştirilmesi gereken bir hayvan gibiydi. Onu ehlileştirme düşüncesinin verdiği kibirli bir haz duyuyordu. Her ikisi de birbirlerinden ziyade, zihinlerindeki, var olmayan birine sevgi besliyorlardı. Özellikle Ruth için Martin özünde, sürekli değiştirmeye çalıştığı, utanç duyduğu bir adamdı.
*Martin ile Ruth’a hayran kalan okurlar için de ufak bir bilgi, Ruth aslında yazarın ilk aşkı, Martin’in yaşadığı gibi kendini keşfetme yolculuğunun başlamasına sebep olan kadın, Mabel Applegarth’dır.*
Fazlasıyla övülen bir başka husus ise Martin’in güçlü karakter yapısı ve okuyucuyu kendisiyle birlikte sürükleyen azmi idi. Benim için gerçeklikten fazlasıyla uzak ve obsesif bir kişilikti Martin, dolayısıyla pek de hissedebildiğim bir karakter olmadı. Bununla birlikte dalgaların istikrarı ile aşındırdığı kıyılar gibi, ruhu fırtınalı denizlerde yoğrulan Martin de ısrarcı ve bu yüzden güçlüydü. Bu yönüyle karakterin –her ne kadar hala insanüstü bir irade gücü olduğunu düşünsem de- geçirdiği karakter gelişimiyle de, derinliğiyle de fazlasıyla takdiri hak eden bir şekilde yazıldığını düşünüyorum.
Ruth ise kendi ruhumdan parçalar gördüğüm ve bu yüzden hiç haz etmediğim bir karakter oldu. Kitabı alırken umduğum “hayat değiştirici” ivme düşünülürse, kitabın benim için hayatımda iz bırakacak tek yanı Ruth karakterine duyduğum antipatinin beni bir noktada kendimi değiştirmeye zorlamış olmasıdır. Kurgunun etrafında şekillendiği bu başlıca iki karakter dışında da, etkileyici pek çok karakter vardı ve genel olarak hepsinin karakter derinliklerinin, gelişimlerinin oldukça iyi yansıtıldığını düşünüyorum. Özellikle hasta bir şair olan Breissenden ve bütün hafta köle gibi çalışıp hafta sonu içmenin, sokaklarda dilenmekten çok daha aciz olduğunu düşünen Joe karakteri benim için kesinlikle hatırlanmaya değer karakterler oldular.
Martin Eden’in Jack London’un hayatı ile benzerlikler taşıdığı, yarı-otobiyografik bir roman olduğu sıkça dile getirilmekte olan bir gerçek. Ancak London’un da belirtmiş olduğu üzere, şahsi fikirleri Martin’in savunmakta olduğu değerler sistemi ile taban tabana zıttır.
"Martin Eden için niçin biraz üzülmeyeyim?” der London, “Martin Eden bendim. Martin Eden bir bireyci idi, ben ise bir sosyalist. İşte bu nedenden ben yaşamaya devam ediyorum, Martin Eden öldü. Bu kitap bireyciliğe bir saldırıdır. Martin Eden, başkalarının ihtiyaçlarının farkına varmayan aşırı bir bireycidir. Hayalleri kaybolduğunda uğrunda yaşayacağı hiçbir şey kalmaz."
Yine Martin gibi, işçi kesiminden çıkma bir denizci olan London, yarattığı karakterin aksine, karakterinin “köle ahlakı” olarak tanımladığı şekilde ömrünü bir sosyalist olarak geçirmiştir. Hatta Martin Eden’in aslında bireyciliğe ve Nietzsche’nin üstinsan fikrine karşı bir eleştiri niteliğinde olduğunu söyleyen yazar, eleştirmenlerin bunu anlamamış olmalarından yakınmaktadır. Kitapta (okuma hevesini kaçırmamak adına olaydan bahsetmeyeceğim) Martin’in yaşadığı yenilgi, aslında bir bakıma bireyciliğin de yenilgisidir.
Aynı zamanda, çoğunlukla ticari amaçla yazmış olan, kariyerinin belli bir döneminden sonra eleştirmenlerin eserlerini gözden geçirmeye bile gerek duymadığı bir yazar olan London ile, güzellik uğruna yazan ve ticari yazımın sırrını çözmüş olsa dahi kendi edebiyatını basitleştirmemek için direnen, aylarca aç kalan Eden arasında ciddi bir fark da var. Belki Martin sahip olduğu gerçek üstü idealler ve yaşadığı büyük hayal kırıklığı ile, London’un gençliğinde duyduğu edebiyat tutkusu ve yazma hırsına dönük bir alay niteliğinde yazılmıştır. Nitekim Martin Eden’i yazarken London zaten edebi alanda başarısını kanıtlamış ve ünlü olunca hayal kırıklığına uğramış bir yazardır. Çıktığı Güney Pasifik yolculuğu esnasında kendi gençliğini, yaşadığı hayal kırıklıklarını ve adını duyuruncaya kadarki süreçte yaşadıkları zorlukları yazıya dökmüştür.
Son olarak, toparlamak gerekirse, Martin Eden yazıldığı döneme ve dönemin düşünce dünyasına dair gerçekçi bir perspektif sunan ve okuyucuya sağlam bir öykü sunan bir kitap. Ben, kendi adıma London’un yazı dili ile pek barışık olmayan biri olarak her ne kadar zorlanmış olduğumu söylesem de Martin Eden okunması zor bir kitap değil. Karakterlerin derinliklerinden, gelişimlerine ve olayların işlenişine okumanın vakit kaybı olmayacağı bir kitap olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim.