Puan vermedi·632 syf.····Okunma: 14 Eylül 2021 21:39 "Beni ağlatmak elinizdeydi, ama gözyaşlarımı durdurmak artık elinizde değil... O kadar güçlü değilsiniz."
İvan Aleksandroviç Gonçarov, Oblomov'u otuz iki-otuz üç yaşlarında, orta boylu, hoş görünümlü, koyu gri gözlü ama yüz hatlarında herhangi bir fikir, herhangi bir yoğunluk görünmeyen, odacığında oturan silik bir kahraman olarak yarattığında, aslında roman tarihinin en ünlü kişilerinden birine can veriyordu. 19. yüzyıl başlarında, çalışkan modern insan idealinden önce, Rusya'nın köle sahibi kırsal soylu sınıfı tarafından aylaklık hâlâ makul ve değerli bir amaç olarak görülürken Oblomov vardı. Miskin, dikkatsiz, meraksız, düş kurma ve oyalanmaya düşkün Oblomov... Yine de ona hayran olmamak imkânsız. Hayatın hep dışında ve uzağında kalan Oblomov, okurların gözünden asla kaçmayacak, gitgide insana dair belli bir durumu tanımlamanın adı haline gelecek, hatta Lenin, Bolşevik devriminden sonra "hâlâ içimizde yaşayan Oblomovlar"dan yakınacaktı...
Oblomov benim için 619 sayfalık bir şaheserdi. Başka nasıl anlamlandırabilirim bilmiyorum. Hayatımda okuduğum için sevgiyle omzuma vuracağım, rafların arasında, yoldan geçen birinin çantasında, gün gelip gözüme takılan bir alıntısında hatırasının derinliği ve canlılığı canımı yakacak o kitaplardan olmayı başaran nadir eserlerden biriydi Oblomov. Daha doğrusu İvan İlyiç Oblomov. Oblomovluk.
Bu bir yorum yazısı değil de yine karakterlere, kitaba ve iç dünyama bir mektup olacak zannediyorum. Zahar'ın karanlık koridorlardan Oblomov'un soğuk odasına ilerlerken çıkardığı adımlar kulağımda, Oblomov'un kasvetli odası, sımsıkı sarındığı eski yeleği, karman çorman saçları ve bir dünyaya bir kendine çevirdiği yüzü, sanki bir adım atsa elleriyle tutabileceği hayalleri, yine onu geri geri sürükleyen adımları, öyle canlı ki. Sanki tüm bunlar olurken odanın bir köşesine kıvrılmış olanları izliyorum. Ve sessizce bekliyorum, çünkü sonunda ne olacağını biliyorum.
Oblomov her açıdan anlamlandırabildiğim ve aslına bakarsanız anladığım bir karakterdi. Çünkü sayfaları okurken gelen o ani farkındalık üzerine hayatımda Oblomovluğu derin bir felsefe kılmış biri olduğunu fark ettim. Gün boyu hayaller kuran, hayaller evreninde dolaştığı bahçeleri gerçekler evreninde çalı çırpıyla değişen, sessiz sakin güneşli günleri, kasvetli odalara değişmeyen ve kendi için, hayalleri için ve değer bir yaşam için yürümesi gereken yolları bir ızdırap, bir acı ve bir ceza olarak gören. En sonunda sıcak yatağına kıvrılıp bir sonraki günleri ve yeni hayalleri bekleyen ama hiç adım atmayan, sürekli erteleyen çeşitli bahanelerle bir şeyin ne kadar yanlış olduğunu ve neden ve nasıl yapılmaması gerektiğini size sıralayan ve yine en sonunda hayal evreninde yaşayan insanların hayatlarını bir köşeden izleyen. Ve ben de Olga'ydım. Bir şekilde. O kişiyi kapıldığı Oblomovluktan, içine düştüğü o kuyudan çıkarmak ve ona dünyayı yapılacakları ve fazlasını göstermek isteyen. Ona renkleri göstermek isteyen. Sadece tek bir adım atmasını isteyen. Ama birine istemediği şeyi yaptıramazdınız değil mi? Bunu öğrendim.Olga gibi, acı bir yolla. Belki de bu yüzden kitap bana çok yakındı ve pek çok yönden oldukça değişik bir okuma deneyimi oldu. Her karakteri anlayabiliyor, davranışlarının sebeplerini madde madde sıralayabiliyordum.
Mutluluğu kabullenemeyen daha doğrusu sanıyorum bir noktada mutluluğu hak ettiğini düşünmeyen, güzel ihtimallerin zahmetinden bile ölesiye kaçan ve garip bir şekilde kendini yine rahat ve kuytu köşelerde bulan ve bir erteleme zincirine hapseden, ona çizilmiş ve adeta bahşedilmiş hayatı sorgusuz sualsiz yaşayan Oblomov..Onu sürekli bulunduğu gölgeden çekip, dünyaya yeniden, bir de onun hayat dolu gözlerinden bakmasını sağlamaya çalışan Ştolts...haşin mizacıyla karakterimizin hayatında ziyadesiyle önemli bir yer barındıran, çekip gitmek isteyen ama günün sonunda kendini yine koştururken bulan Zahar...Çok fazla karakter ve yazarın başarı kalemiyle çok fazla detaylı karakter tahlili vardı ancak kitap aklıma geldikçe bu karakterler zihnimde dolanacaktır eminim.
Kitapla ilgili en sevdiğim noktalardan biri de dünyaya Oblomovluk gibi bir tembellik terimini dahil ettiren bu devasa kitabın Gonçarov tarafından bir ayda yazılmış olması. Bu konu hakkında kendisinin sözleri şu; "Bu büyük romanın bir ay içinde yazılmış olması olanaksız görünebilir. Ama unutmayın ki, bu kitabı yıllarca kafamda yaşadım; onu yalnızca kağıda geçirmek kalmıştı.” Ne kadar muazzam.
Bu arada hepimizin içinde bir parça Oblomovluğun bulunduğu kanaatindeyim. Dünyadan, insanlardan ve hatta kendimizden yorulduğumuzda bizi kocaman sıcacık battaniyesiyle sarıp sarmalayan ve bize sakin noktalarda derin nefesler alıp dinlenebilecek alanlar olduğunu da gösteren. İş bir süre o güvenli köşede dinlendikten sonra yola devam edebilmekte. İş ayağa kalkabilmekte, sevdiklerin için, seni sevenler için ve en çok da kendin için. İş dünyaya ben de varım ve hala buradayım diyebilmekte. Ne kadar iyi olursan ol, güvenilir, dürüst ve nazik. Ne yazık ki bir Oblomov'a dönüştüğünde hayat acımasızca üzerine basıp geçiyor.
Okuyun ve hayatınıza bir de Oblomov'un penceresinden bakın.