"Din, nurlar içinde nihayetsiz bir rahmetin, şefaatin tecellisiydi." demişti Aliye, dinin kalple, inançla ve saygı dolu bir bağlılıkla yapıldığını söylemişti. Düşünmeden, incelemeden yalnızca karmaşayla yapılan inanç, sorgulamadan yürünen yol ve yola benzeyen karamsar uçurumlar; bunlar yalnızca garip birer karanlıktan ibaretti. İçten içe zehirleyen ve yalnızca huzursuzluk vaad eden davranışlar...
Ebulfazl Enveri, daima tılsımla ve simyayla uğraşan, etrafi tarafından "divane" sıfatıyla nitelendirilen bir adam. Dünyayı daima batıl inançlarla, uğurlar, uğursuzluklar ve dünyevi olmayan varlıklarla bağdaştırıyor. Bir gün babasından ona kalan kütüphanede eline bir kitap geçiyor. Bu kitap ona, büyülü bir definenin yerini bildirdiğini söylüyor ve Ebulfazl Enveri bu defineyi aramaya koyuluyor. Ve bu sırada ona iplikçilikle uğraşan Kirkor ve Agop isimli iki Ermeni katılıyor. Defineyi bulmak için türlü maceralardan geçiyorlar fakat hiçbiri o kitabın arkasındaki aldatmacayi fark edemiyor.
Son üç sayfaya gelene kadar aslında kitaba pek de isinamamıştım. Fazlaca diyaloglar hâlinde ilerliyordu ve çok da çarpıçı yazılar yoktu, biraz trajikomedi tadındaydı yani. Neyden bahsetildiğini anlamıştım ama yine de o klasik tadını alamamıştım öykünün içinde. Özellikle ilk sayfalarda Agop ve Kirkor arasında geçen "goygoy" tarzı sohbet gerçekten bana ne okuduğumu sorgulattı. Ama sonra sonunu merak ettiğim için okumaya devam ettim ve iyi ki de etmişim. Öykü belki o kadar tatlı değildi ama Gürpınar'ın son sayfalardaki yazıları gerçekten biliçlendirici ve aydınlatıcı yazılardı. Genel bir insanlık eleştirisi ve "inanç" kavramı üzerindeki gerçekliğin değerlendirilmesi adına yazılmış güzel bir eserdi.