Öncelikle söylemem gerekir ki, Nana'ya sadece bir roman olarak bakacaksam, çok tercih edeceğim ya da tavsiye edeceğim bir kitap değil. Hikayesi pek ilgimi çekti diyemeyeceğim. Kısaca anlatmam gerekirse dünyanın en eski mesleklerinden biri olan fahişeliği 1800lü yıllarda Paris'te icra eden ve döneminde oldukça popüler olan Nana'nın yaşadığı ihtişamlı hayat ve ardında bıraktığı enkazları anlatıyor Emile Zola.
Tabi söz konusu Zola olunca, anlatılanın sadece bir kadının aşk hayatından ibaret olmayacağını da tahmin edersiniz. Aslına bakarsanız büyük bir gözlemin sonucudur Nana. Fransa'da 1800'lü yılların sonlarına doğru nasıl bir toplumsal yozlaşmanın oluştuğunu Nana'nın ve çevresindeki insanların hayatlarından izliyoruz. İşin içine arzular karıştıysa ve insan eğer bu arzularına gem vuramıyorsa, bir uçurumun kenarındadır adeta. Bir yangın misalı her şeyi yakıp yıkabilecek güce sahiptir bazen bu arzular. Nana'nın çevresindeki erkekler üzerindeki etkisi de adeta böyle bir yakıcı güce sahiptir. Ne insanların dine olan bağlılıkları, ne mesleklerine duydukları saygıları ne de eşlerine olansevgileri durabilmiştir bu arzu selinin karşısında. Gözler önünde sürülen hayatın ardında bir de aslında herkesin bildiği ancak üç maymunu oynadıkları bir hayat vardır ki, o hayata geçen herkes, kapıda dürütlük ceketlerini asmışlar ve sadece kendi zevklerinin peşinde koşmuşlardır. Zola, yarattığı Nana karakteri üzerinden dönemin toplumsal riyakarlığını harika yansıtmıştır bizlere.
Ancak başta da dediğim gibi, kurgusal olarak kişisel okuma zevkime pek hitap etmese de, tarihi aşk hikayeleri okumayı sevenlerin ilgi ile okuaycağını düşündüğüm, oldukça akıcı ve rahat okunan bir kitap.