Puan vermedi·272 syf.··Beğendi
···Okunma: 09 Ekim 2021 20:43 -spoiler-
Benim bu kitap ile tanışmam biraz rastlantıydı aslında. Distopik kitapların içinde kaybolduğum bir dönemde karşıma çıktı. Kapağına baktım, içimden “bu kesin iyi bir şey” dedim ve hiç düşünmeden başladım. Ne okuyacağımı sanıyordum bilmiyorum ama kesinlikle bu kadar sessiz bir çöküş beklemiyordum.
Başta her şey çok sakindi. Bir yatılı okul, çocukluk arkadaşlıkları, küçük kavgalar, büyüme halleri… dışarıdan bakınca hatta huzurlu bile diyebilirdin. Ama kitabın içine girdikçe o huzurun aslında bir tür fazla sessizlik olduğunu anlıyorsun. Sanki bir şeyler yanlış ama kimse yüksek sesle söylemiyor.
Sonra gerçek yavaş yavaş ortaya çıkıyor: Bu çocuklar organ bağışı için yetiştirilen klonlar. Ve o andan sonra kitap artık aynı kitap olmuyor.
Sanatın bile bir amacı var, aşkın bile bir açıklaması var, hayatın bile bir görevi var. Her şey bir şeyi kanıtlamak için var gibi. “İnsan mısın?” sorusunun etrafında dönüyor her şey. Ama beni en çok vuran şey bu değil, beni en çok vuran şey kabullenmeleri.
Bir noktadan sonra bir isyan bekliyorsun. “Hayır” demelerini, kaçmalarını, sistemi yıkmalarını… ama olmuyor. Sadece devam ediyorlar. Sanki başka seçenek hiç yokmuş gibi ve bu çok ağır çünkü bir süre sonra anlıyorsun ki kitap aslında sadece klonları anlatmıyor. Bizi anlatıyor.
Sessizce kabul ettiğimiz şeyleri. İçimize atıp devam ettiğimiz hayatları. Değiştirebilecekken değiştirmediklerimizi. Belki bizim hikayemiz bu kadar ekstrem değil ama mantık aynı. Bir şeyler oluyor, biz hissediyoruz ama çoğu zaman sadece devam ediyoruz. Ve en korkuncu da bu olabilir.
“Beni asla bırakma” ise bende pek sevgi gibi kalmadı. Daha çok tutunacak hiçbir şey kalmamışken bile bir şeye sarılma hali gibi kaldı. Bir umut değil, bir refleks gibi.
Sessiz, ağır ve içe işleyen bir kitaptı. Bitince bitmiyor gibi sadece sende kalıyor.