Anlam arayışı insanoğlu var olduğundan beri çektiği en büyük çilelerden biridir zannımca. Çünkü anlamsızlık, boşuna yaşıyor olma hissi akleden bir insanın beynini delip geçer. "Anı yaşa insanı" olmadım hiç hayatım hep bir sonraki adımda önüme sıralanacak olası ihtimallere kendimi hazırlamakla; hayatıma, aldığım nefeslere bile anlam yükleyerek geçti. Kitapta insanın anlam arayışına, acının göreceliliğine, öğreticiliğine hatta belki de en iyi öğretmenin derin acılar olduğuna vurgu yapılıyor. Tabii Frankl bu kitaba kadar yolunuz düştüyse vay halinize gibisinden muziplik yapıyor kendince ama benim için bu küçük tariz pek de önemli değil açıkçası. Yeter ki sorularıma biraz olsun mantıklı cevaplar bulayım. Kendisi Nazi kamplarında yaşadıklarından bahsederken, biz sıradan insanların dertleri aşırı günlük mevzular olunca güldüm biraz kendime. Dertlerimi düşündüm, takılıp kaldığım bir türlü aşamadıklarım işte onlar bazı satırları okuduktan sonra kuş olup uçtu. Ama şu sorular hep vardı: Neden erdeme ulaşmak için bu kadar acı olmalı? Ateşin üzerinde yürümeden gül bahçesine giremez miyiz? Diye sordum durdum süreç boyunca sanırım şimdiye dek çektiğim acıların bugün bildiğim birçok şeyi öğretmiş olduğunu unutmuşum. Neyse kitaba dönelim kamplarda kaldığı süre boyunca insanın dertlerinin ne kadar değişebileceğini biraz daha zoruyla yüzleştiğinde bir öncesinde şikayet ettiklerinin belki de bir nimet bile olduğuna dem vuruyor. Kamplardan kurtulunca işine daha bir yoğunlaşıyor. Kitabın sonlarına doğru logoterapiden bahsediyor ki onu uzun bir zamandır kendime uyguluyormuşum da haberim yokmuş meğer. Hasılı logoterapinin biraz fazla reklamı vardı ama genel itibariyle güzel ve dolu bir kitaptı.
Birkaç alıntı:
"Bir insan, acı çekmenin kaderi olduğunu gördüğü zaman, acısını kendi görevi olarak kabul etmek zorunda kalacaktır; bu onun tek ve eşsiz görevidir (işidir). Acı çekerken bile evrende eşsiz ve yalnız olduğu gerçeğini kabullenmek zorunda kalacaktır.
Ama gözyaşlarından utanmamız gerekmiyordu, çünkü gözyaşları, bir insanın, cesaretlerin en büyüğüne, acı çekme cesaretine sahip olduğuna tanıklık ediyordu.Ancak çok az kişi bunu kavrıyordu, ölümden nasıl kurtulduğuna ilişkin sorularına, “Göz yaşlarımla dışarı akıttım,” diye itirafta bulanarak yanıt veren bir yoldaşım gibi, bazıları, ağladıklarını utana sıkıla itiraf ediyordu.
Was du erlebst, kann keine Macht der Welt Dir rauben.”
(“Dünyadaki hiçbir güç yaşadığın şeyi elinden alamaz”).
...
Bilmiyorduk," veya “Biz de acı çektik" duyunca, kendi kendine soruyordu: Gerçekten bana söyleyebilecekleri daha iyi bir şey yok mu?
...
Evine dönen tutuklu için, yaşanan onca şeyden çıkarılan onurlu deneyim, çekilen onca acıdan sonra Tanrıdan başka hiçbir şeyden korkması gerekmediği yolundaki harika duyguydu.
...
Bir insanın, yaşamın yaşamaya değer oluşuna ilişkin kaygısı, hatta umutsuzluğu, varoluşsal bir bunaltıdır. Ama kesinlikle bir ruh hastalığı değildir. Böyle bir şeyi ruh hastalığı terimiyle yorumlayan bir doktor, hastasının varoluşsal umutsuzluğunu,
uyuşturucu ilaçlar yığınının altına gömebilir.
...
Dünyada, kişinin en kötü şartlarda bile yaşamını sürdürmesine, yaşamında bir anlam olduğu bilgisi kadar etkili bir şekilde yardımcı olan başka hiçbir şey yoktur.
Nietzsche’nin şu sözlerinde bilgelik vardır: “Yaşamak için bir nedeni olan kişi, hemen her nasıla dayanabilir.”
Acının kaçınılabilir olduğu durumlarda yapılacak en anlamlı şey, ister ruhsal veya fiziksel, ister politik olsun, acıya yol açan nedeni ortadan kaldırmak olacaktır. Gereksiz yere acı çekmek, kahramanca değil, mazoşistçe bir tutumdur.
...