Görünürde yıkılması olanaksız bir siyasal otoritenin halk kitleleri üzerinde mutlak güce sahip olduğu bir distopya.
İktidar yani parti bu gücünü insanlara dayatma yapan bir sisteme borçlu değil. Parti insanları doğduklarından itibaren kendi amaçları doğrultusunda şekillendiriyor. Bu insanlar bir benlik bilincine sahip olmayan, mantık çerçevesinde karşılaştırmalar ve sorgulamalar yapma yeteneğinden yoksun, parti ve partinin faaliyetleri hariç gündelik konular dışında konuşmayan düşünmeyen, insansı yoğun duygu ve güdülerden uzak (bu yoğun duygular sadece partinin yaptığı gerçeği yansıtmayan ekonomik veya askeri başarı duyurularından sonra veya partinin düşmanlarına karşı ortaya çıkıyor) sadece parti için yaşayan adeta makineleşmiş bireyler.
Parti insanları sistemli bir şekilde bağnazlaştırıp bu hale getiriyor. Peki parti bunu nasıl yapıyor?
Medya: İnsanların içeriklerini tükettiği bütün medya kanalları mutlak suretle partinin elinde. Parti şimdiki ve gelecekteki yayınların üzerinde güç sahibi olmakla kalmayıp geçmiş yayınlarıda sürekli güncelliyor. Geçmişde yazılmış ve partinin bugünki konumuyla çatışan bütün yayınlar toplanıp güncelleniyor. Bu durum partiyi geçmiş üzerindede güç sahibi yapıyor.
Teleekran: Nerdeyse heryerde olan teleekranlar televizyon benzeri duvarlara sabitlenen cihazlar. Bu cihazlar 7/24 partinin faaliyetleri, savaş bölgesindeki başarılar parti kapsamındaki etkinlikler ile ilgili yayın yapıyor. Ayrıca ses ve görüntü alabilen ve evlerde dahi olan bu cihaz özel hayata yer bırakmıyor ve insanların mimiklerine varana dek denetleniyor. Aksi bir durum tespit edilirse o bireyler sevgi bakanlığına götürülüp buharlaştırılıyor adeta var olmamış oluyorlar.
Dil: İnsanlar üzerinde mutlak güce sahip olmak için kafalarının içine girmeniz gerekir. İnsanların düşüncelerini kontrol altına almak için bunları şunları düşünmeyeceksin tarzı dayatmalar yapmak, bazı kavramları düşünmeyi yasaklamak hiç kuşkusuz işe yaramayacaktır. Bu noktada düşünme aracı olarak kullandığımız dili kontrol altına almak bu amacı gerçekleştirebilir. Düşünmeyi yasaklamak yerine düşünmeyi yok ederseniz ortada düşünme diye bir sorun kalmayacaktır. Partinin oluşturduğu yeni dilin adı "yeni söylem". Minimum kelime dağarcığını hedefleyen, gündelik konular hakkında konuşmaktan ileri gitmeyen aşırı basitleştirilmiş bir dil.
Çift düşün: Büyük kitlelerin, gerçek bakanlığında çalışan ve geçmişi değiştiren insanların ve hatta iç parti üyelerinin mantık hatalarını görüp bunların farkına varmamasını sağlayan tekniğin adı "çiftdüşün". Bir önermeye inanıp aynı önermeyle çelişen bir önermeye eşit zamanlı inanabilme yeteneğine "çiftdüşün" denir. Parti bu sayede insanlara herşeyi inandırabiliyor.
Herşeyin başlangıcı ve nedeni: Makineleşmiş, müthiş bağnaz, hayatlarından memnun insanlar ve mutlak güç sahibi parti. Peki her şey nasıl başladı? Böylesine zekice hazırlanmış ve çok başarılı olmuş bir sistemi kuran insanların iktidarı alırkenki amacı neydi? En kötü diyebileceğimiz yönetimlerin bile iktidarı ele geçirirken bir gayesi vardı. Ülkesine zenginlik getirmek, mutluluk getirmek, dünyayı ele geçirmek veya halk üzerinde güç sahibi olup zenginlik içinde yaşamak.
Sistemi kuran insanlar insanın düşünmesi ve anlam arayışında olmasının mutsuzluk getirdiği ve insanlığın başına gelen kötü olaylara sebep olduğunu düşünmüş olabilirler veya sadece iktidarı ele geçirip zenginlik içinde yaşamak istemiş olabilirler. Ancak iç parti üyesi Obrienda da gördüğümüz gibi ne yaptıklarının tamamen farkında olmakla beraber aynı zamanda insanlığın iyiliğini gözettiklerini de düşünüyorlar (çiftdüşün). Hem iktidarda olup zenginlik sürüyor hemde insanlığın mutluluğunu gözettiklerini düşünüyorlar.
Winston smith karakterinin gözlerinden baktığımız bu dünyayı daha iyi anlayabilmek için kitaptan bazı kesitler:
-Yenisöylem’in tüm amacının, düşüncenin ufkunu daraltmak olduğunu anlamıyor musun? Sonunda düşüncesuçunu tam anlamıyla olanaksız kılacağız, çünkü onu dile getirecek tek bir sözcük bile kalmayacak.
-Tek bilinen, kâğıt üzerinde bol keseden bot üretilirken, Okyanusya halkının belki de yarısının yalınayak dolaştığıydı.
-Hakkını vererek sevişmek, isyan demekti.
-Arzu ise düşüncesuçu olarak görülüyordu.
Konuşan adamın beyni değil, gırtlağıydı.
-Winston, elinde olmadan, daha dün çikolata tayınının haftada yirmi grama düşürüleceği açıklanmamış mıydı, diye geçirdi aklından. Nasıl oluyordu da, üzerinden daha yirmi dört saat geçmeden kabullenebiliyorlardı bunu?
-Geçmiş silinmekle kalmıyor, silindiği de unutuluyor, sonunda yalan gerçek olup çıkıyordu.
-Savaş barıştır. Özgürlük köleliktir. Cahillik güçtür.
-Saptandıkları zaman kesin ölüm demek olan düşünceler ve davranışlar resmi olarak yasaklanmamıştır ve ardı arası kesilmeyen temizlikler, tutuklamalar, işkenceler, hapse atmalar ve buharlaştırmalar gerçekten suç işlemiş olan kişileri cezalandırmak için değil, ileride suç işleyebileceği düşünülen kişileri yok etmek amacıyla uygulanır.
-Eski despotluklar, “Şunu yapmayacaksın, bunu yapmayacaksın” diye buyuruyordu. Totaliterler, “Şöyle yapacaksın, böyle yapacaksın” diye dayatıyorlardı. Biz ise, insanlara “Sen aslında şusun, aslında şöyle düşünüyorsun, şuna inanıyorsun” diye bastırıyoruz.
-Birçok suç ve hatayı işlemeye olanak bulamayacaktı, çünkü o suç ve hataların bir adı olmadığından onları düşünmek bile mümkün olmayacaktı.