Puan vermedi·112 syf.··Beğendi
·· "Söyleyecek fazla bir şeyim hiçbir zaman olmadı. Ben de sustum."
Nedir yaşamak? Dolu dolu yaşayacaksın diye bir şey tutturmuşuz bin yıldır dilimizde gidip gelen. Yaşayacaksan en dibine kadar yaşayacaksın mutluluğu da hüznü de. Hayata kaç kere geliyoruz şunun şurasında değil mi? Hiç ölmeyecekmiş gibi sahip çık hayatına ve de yarın ölecekmiş gibi serbest bırak onu. Çok çalış mesela, işine hırsla bağlan çünkü işinde başarılı olmayan bir insan hayatta da başarılı olamaz. Sevdiğini tut sıkıca, kaybetmemek için elinden ne geliyorsa yap. Bir yakınını mı kaybettin; anneni mesela; hayat bir an için dursun gözünün önünde ki kalbinin acısı rahatça kanasın. Sonra devam et hayatına, yeni insanlarla tanışırsın nasılsa.
Peki yaşam gerçekten yaşamaya değer mi? Konuşmak, her şey hakkında bir fikre sahip olmak, duygulara kapılıp yükselmek ve nihayetinde düşmek; her şeye ama her şeye fazlasıyla anlam yüklemek... Bunlar gerçekten gerekli mi?
Kitabın baş karakteri Mersault, sessiz sakin, işi gücü ile uğraşan ve aslında hayata karşı kayıtsız kalmayı tercih eden bir karakter. "Bugün anne öldü, belki de dün, bilmiyorum" diyerek başlıyor kitaba. Bu cümle bile insana bildiğini unuttuyor esasında. Çünkü annelerimiz ki bizim yumuşak karnımız; ölümüne bu derece kayıtsız kalınması insanın karnına istemeden de olsa bir yumruk vuruyor. Mersault'un hayata karşı ilgisizliği annesinin cenazesindeki davranışları, daha sonrasında sevgilisiyle ilişkisinde ettiği sözleri ile kendini daha çok gösteriyor. Devamında ise Mersault hiç beklemediği bir anda bir suç işliyor ve bu suçun neticesinde mahkemede yargılanma süreci başlıyor.
Kitabın ilk bölümlerinde Mersault'u; bir 'Yabancı'yı tanıyoruz. Önce ilgisizliği karşısında küçük bir şok, sonrasında onu anlamaya başlamak izliyor. Sonrasında mahkeme sahneleri başlıyor ve yabancının kendini ifade etmek zorunda kalmasını, içinden geçenleri rol yapmadan olduğu gibi dışarıya aktarmasını seyrediyoruz. Bu noktada insanların suçlamaları, dehşeti çıkıyor karşımıza. Kendisi gibi olmayana indirilen darbeler, hakaretler. Ondan bir canavar gibi korkup kaçmaları... Öyle ki Mersault'un yargılanması işlediği suçun ötesinde hayata karşı tutunduğu tavrı olup çıkıyor.
Sonrasında benim bir kitapta en sevdiğim an başlıyor. Bir okuyucu olarak durup tüm yaşananlara dışarıdan bakma kısmı... Sahiden bu hayat öyle ya da böyle bize verilmişken, onu nasıl yaşayacağımız başkaları için neden bu kadar önemli? Neden toplum var mesela? Kendisi gibi olmayanı dışlamanın ötesinde ondan canice nefret eden, olabilecek en kötü sonla karşılaşmasını isteyen ve bazen bu sonu kendisi hazırlayan bu toplum neden var? Hangisi doğru? Ya da şöyle sormak lazım; gerçekten bir doğru olmak zorunda mı? Kendi hayatına 'Yabancı' olmayı seçmiş bir insanı, sırf bunun için suçlanmasına; içinden geçen sözleri bastırıp dışarıya bir yalan olarak çıkarmasına; üzülmediği halde ağlamasına, sevinmediği halde gülmesine sebep olan bu şey çok acımasız değil mi?